Ercan Karakaş – 24 Haziran Sonrası ve CHP

24 Haziran seçimlerine giderken Türkiye’nin demokratları ülkemizin yol ayrımında bulunduğunu, seçimin demokrasi ile otokrasi arasında olduğunu vurguladılar. Seçmeni sandık başına çağırdılar. Sonuçta seçime katılım oldukça yüksek oldu. Ancak buna rağmen -az farkla da olsa- Erdoğan cumhurbaşkanlığını, AKP-MHP ittifakı da meclis çoğunluğunu kazandı.

Böylece ülkemizde ağır aksak da olsa yürüyen parlamenter demokratik rejim son buldu. Artık başbakan yok. Bildiğimiz anlamda hükümet ve bakanlar da yok. Parlamentonun yetkileri, denetim hakkı tamamen ortadan kaldırıldı. Yani TBMM göstermelik hale getirildi. Artık Türkiye’de rejimin adı “demokrasi” değil “otokrasi”dir. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı altında getirilen sistem, tüm yetkilere sahip, bir tek adam rejimidir. Özünde otoriter rejimdir. Rejim, otoriter vasfını OHAL’i sürekli kılan bir kararname ile bir kez daha ortaya koymuş bulunuyor. Cumhurbaşkanının atadığı “bakanlar”, aslında çeşitli konularda sekreter işlevine sahip görevlilerdir.

Seksen milyonu aşan Türkiye’nin çok yönlü karmaşık meselelerinin otoriter tek adam rejimiyle çözülmesi mümkün değildir. Özgürlükler olmadan, ortak akıl yok sayılarak, toplumun ve parlamento ve uzmanlaşmış bağımsız devlet kurumları işlevsiz kılınarak Türkiye’nin yönetilmesi mümkün değildir. Bunu yaşayarak göreceğiz.

Seçim ve meşruiyet sorunu

CHP ve yapılması gerekenlere geçmeden, 24 Haziran seçimleri ile ilgili meşruiyet tartışmalarına bakmamız gerekir. Bu seçimlerin, OHAL şartlarında, yani özgürlüklerin baskı altında tutulduğu bir ortamda yapılması, yarışan adaylar ve partiler arasında eşitliğin olmadığı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve AKP’nin devletin tüm olanakları ile kampanya yürüttüğü, TRT’nin bile kendi yasasını çiğneyerek adaylara ve partilere eşit davranmadığı ve de HDP cumhurbaşkanı adayının cezaevinde tutulduğu şartlarda gerçekleşmiş olması nedeniyle meşruluğu elbette tartışılır.

Gerçek anlamda demokrasinin işlediği ülkelerde bu koşullarda bir seçim yapılması mümkün değildir. Özetle, seçimin yasal olması onu otomatik olarak meşru kılmaz. Seçim gecesi bu görüşün kamuoyu ile paylaşılması yerinde olurdu. Ama maalesef yapılmadı.

24 Haziran öncesine bakacak olursak: CHP’nin ve parlamenter demokrasi yanlısı partilerin seçim ittifakı yapmaları ve her partinin kendi cumhurbaşkanı adayı ile seçime katılması doğru karardı. Nitekim İyi Parti’nin TBMM’ye girebilmesi ve grup kurması, Saadet Partisi’nin mecliste temsil edilmesi, Millet İttifakı adıyla kurulan ittifak sayesinde oldu. Ancak HDP’nin de barajı aşarak TBMM’de güçlü biçimde temsil edilmesine rağmen, maalesef AKP-MHP ittifakının mecliste çoğunluğa sahip olmasını engellenemedi.

İttifak partilerinin cumhurbaşkanı adaylarının ilk turda toplam oyların %50’yi aşacağı tahmini de gerçekleşmedi. Muhalefetin cumhurbaşkanı adaylarının toplam oyu %47,41’de kaldı. Doğrusu Meral Akşener’in alacağı oylarla cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalacağına inanılıyordu.

Muharrem İnce’nin CHP cumhurbaşkanı adayı olarak ortaya koyduğu performans, yarattığı coşku ve umut seçimin en önemli olayı oldu. Yaratılan bu coşku sonucunda İnce’nin CHP adayı olarak %30’un üzerinde oy alması birçok yorumcunun da belirttiği gibi psikolojik barajın aşılması ve umudun devam ettirilmesi için son derece önemli bir gelişme oldu.

CHP ve kurultay süreci

CHP yönetiminin seçim sonuçlarını ve %30’un aşılmış olması gelişmesini de dikkate alarak hızla partinin tüm kademelerinin katılımıyla, aşağıdan yukarıya bir seçim değerlendirme çalışması yapılacağını ilan etmesi gerekirdi. Böylesi bir çalışmanın ayrıntılarını ve takvimini belirlemek için PM’nin toplantıya çağrılması beklenirken, yönetimin PM’yi Elazığ Milletvekili Gürsel Erol’u disiplin kuruluna sevk etmek için toplantıya çağırması anlaması mümkün olmayan, yanlış bir karar oldu.

Seçim sürecini ve sonuçlarını derinlemesine özeleştiriye dayalı bir anlayışla programlı bir şekilde değerlendirme ve yanlışlardan ders çıkarma süreci ilan edilmeyince, değişim ihtiyacını dile getiren delegeler seçimli olağanüstü kurultay için imza toplamaya başladılar.

Yeterli imzaya ulaşılması halinde tüzük gereği kurultay toplanacak ve genel başkanlık ve PM seçimi yapılacaktır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, olağanüstü kurultay çağrısında bulunmak, genel başkanın olduğu gibi kurultay delegelerinin de demokratik ve tüzüğe dayanan hakkıdır. Bu hakkın kullanılmasının kınanması ya da yönetim yetkilerine dayanarak engellenmeye çalışılması son derece yanlış olacaktır.

Kamuoyunda sorulan soru, daha çok, genel başkanın ve yönetimin değiştirilmesiyle, CHP’nin %20-25 bandını aşmasının sağlanıp sağlanamayacağı sorusudur.

Yıllardır parti işleyişinin demokrasi esaslarına uygun hale getirilmesini savunanların bu soruya vereceği yanıt şudur: Partinin ideolojik ve siyasi netlik sorunu varsa, örgüt yapısı demokratik ve üretken değilse, halkla iletişim ve etkileşim kanalları yeterli değilse -ki CHP’de durum budur- elbette yönetim değişikliği ile birlikte bu konular da ciddi biçimde tartışmaya açılmalı; ideolojide ve programda netlik sağlanmalı; örgüt yapısı demokratikleştirilmelidir. CHP’nin hızla, liderin kurtarıcı olarak görülmesi anlayışından uzaklaşması, halka dayalı bir üye/örgüt ve program partisine dönüştürülmesi gerekmektedir.

Diğer taraftan CHP artık -Deniz Kavukçuoğlu dostumuzun ifade ettiği gibi- “sağı sağdan geçmeye” çalışmaktan vazgeçmelidir. Bu hem politik çizgi hem de kadro devşirme açısından yanlıştır. Avrupa ülkelerinde neo-liberal sağ rüzgara kapılarak krize neden olan sosyal demokrat partiler şimdilerde kendi değerlerine dönerek yeniden büyümeye çalışmaktalar. İngiltere İşçi Partisi örneğinde olduğu gibi toplumun güvenini yeniden kazanma yolundalar.

CHP’nin köklü bir değişime ve yenileşmeye ihtiyacı var

CHP, Cumhuriyeti kuran bir parti olarak elbette Cumhuriyet’in devrimlerini ve değerlerini savunan bir partidir. CHP diğer yandan uzun tarihi içerisinde değişen ve gelişen toplum ve dünya koşullarına göre kendisini köklü biçimde yenilemeyi başarmış bir partidir. Yüz yıla yakın bir süredir ayakta olması, hala hakkında en çok konuşulan siyasal kurum ve umudun partisi olması, kendisini yenileme potansiyeli ile ilgilidir.

CHP en büyük yenilenmeyi 1960’lı yılların ortasından itibaren sola, sosyal demokrasiye açılarak gerçekleştirdi. Ülkedeki sınıfsal ve sosyal gelişmeye paralel olarak, “bu düzen değişmelidir” ilkesi ile yapılan yenilenme halktan büyük destek gördü ve CHP 1973ve 1977 seçimlerinde -%42 ile- ülkenin en büyük partisi haline geldi. 12 Eylül’ün büyük tahribatına ve CHP’yi kapatmasına rağmen, 1983’te SODEP’le yola çıkılmış; 1989 yerel seçimlerinde SHP ile yeniden birinci parti olunmuş; İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere bütün büyükşehirlerde yerelde iktidar olunmuştur. Daha sonra sol-sosyal demokrat çizgisini pekiştirecek yerde, “yeni sol”, “Anadolu solu” gibi popülist söylemlere kaymış ve sonuçta 1999’da %10 barajını aşamayarak TBMM dışında kalmıştır. Meclisi kuran partinin meclisin dışında kalma nedenleri bile eleştirel bir değerlendirmeden geçirilmemiştir.

2002’de yeniden parlamentoya dönen CHP, 2010’da Kemal Kılıçdaroğlu ile yeni bir umut yaşamış; ancak 2011 seçimlerinde -bırakalım ilan edilen %40 hedefini- parti olarak, psikolojik sınır olan %30 hedefine bile ulaşılamamış, sonraki seçimlerde de %25 oranı aşılamamıştır.

Bu sonuçları aşmak için partinin ideolojik netlik, programatik ve örgütsel yenilenme, partiyi bir üye/örgüt ve program partisine dönüştürme yönünde çalışma yapma yerine, “sağı sağdan aşma” yoluna gidilmiştir. Bu yolun yanlış olduğu, partinin kimliğine zarar verdiği 24 Haziran’da oyların %22’ye düşmesiyle bir kez daha görülmüştür.

Bu duruma düşülmesinin bir nedeni de; 1990’lı yıllardan bu yana, yapılan seçimlerden sonra oyların neden düştüğünün ciddi olarak irdelenmemesi, yanlışlardan ders çıkarılmamış olunmasıdır.

Rejimi değiştiren 24 Haziran seçimlerinden sonra bile bu anlayışın pek değişmediği görülmektedir. Oysa CHP tarihi bize partinin Cumhuriyet değerlerine ve sosyal demokrat değerlere dayalı cesur değişim adımlarının başarı getirdiğini gösteriyor.  Değişen dünya koşulları ve Türkiye’de yaşananlar, günümüzde de CHP’de köklü cesur bir yenilenmenin bir zorunluluk olduğunu gösteriyor.

Sol için değişim zamanı

 Sonuç olarak, eşitsizlik üreten mevcut neoliberal baskıcı düzeni değiştirmek isteyen sol, -sosyal demokrat partiler, değişen koşulları dikkate alarak önce kendilerini yenilemek zorundadırlar. Özgürlük içerisinde eşitliği, refahı ve barışı sağlamada başarılı olmanın yolu, cesur değişimden ve yenilenmeden geçmektedir.

CHP kurultayları artık bu tür ana konuları tartışan ve karar üreten platformlara dönüştürülmelidir. Kurultaylar yıllardır seçimlerle sınırlı hale getirilmiş durumdadır. CHP’nin lider partisi yerine üye/örgüt ve program partisine dönüşmesi için örgütsel yapının A’dan Z’ye yenilenmesi gerekmektedir[1].

İlk iş olarak, iki seçimde başarılı olamayan genel başkanların görevi bırakmasından başlanılabilir. Demokratik siyasi kültürün bir gereği olan bu uygulamanın öncülüğünü yapmak CHP’ye düşer.

[1]CHP için hazırladığım Çağdaş Parti Örgütlenmesi / Örgütsel Yenilenmenin Temel İlkeleri kitapçığına www.ercankarakas.com adresinden ulaşılabilir.

*Ercan KARAKAŞ
SODEV Onursal Başkanı
ercan.karakas@hotmail.com

Bir Cevap Yazın