Emre ÖZDEMİR – Örneklerle AKP Dış Politikasının Usul Bilmezlikleri

Emre ÖZDEMİR
Bağımsız Analist
emre@emreozdemir.net

AKP dış politikasının esasa ilişkin iş bilmezliklerini Sosyal Demokrat Dergi’deki geçmiş yazılarımızda sıkça incelemiştik. Bu yazımızda ise esasın ne olduğundan bağımsız, ancak esasla ilgili yanlışların ana kaynağı olan kabul edilemez usul hatalarına değinmeye çalışacağız (Merak eden okuyucularımız, niçin “Türk dış politikası” yerine “AKP dış politikası” kavramını kullandığımızın cevaplarını da bahsi geçen yazılarda bulabilirler)

Türk Dil Kurumu’na göre usul, bir ereği elde edebilmek için izlenen yol, yöntemdir. Erek ise “gerçekleştirilmek üzere tasarlanan, ardından koşulan, ulaşılmak, erişilmek istenen şey” olarak tanımlanmaktadır.

Buradan da anlaşılacağı üzere esasa/ereğe giden yolu belirleyen usulün muhakkak surette planlamaya dayalı olması gerekmektedir. Planlamanın ise çeşitli safhaları mevcuttur.

Finlandiya ile bile net olamamak

Güncel bir örnekle başlayalım.

Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinisto, 15 Mayıs’ta Başbakan Sanna Marin’le ülkelerinin NATO üyeliğine başvuruları ile ilgili basın toplantısında, Türkiye’nin konuyla ilgili olumsuz tutumu hakkında şunu söyledi: “… Açık olmak gerekirse biraz kafam karıştı çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaklaşık bir ay önce bir telefon görüşmesi gerçekleştirdim ve benden önce inisiyatif aldı ve ‘NATO’ya başvuruyorsunuz ve biz bunu olumlu değerlendireceğiz’ dedi. Kendisine teşekkür ettim ve bu teşekkürün karşısında çok memnun oldu. Yani anlayacağınız, kafam biraz karıştı. İki gün önce duyduklarımız farklıydı. Dün yeniden Türkiye’nin üyeliğimize açık olduğunu duyduk fakat hayıra dönüştü ya da olumsuza dönüştü diyelim. Sanırım şu anda net bir yanıta ihtiyacımız var…”

Burada üzerinde duracağımız mefhum, meselenin esası değil usulündeki iş bilmezliktir. Türkiye, her ne kadar bugüne kadar Güney Kıbrıs dışında NATO’nun açık kapı politikasına muhalif bir tutum sergilememiş olsa da, imkan bulabiliyorsa veto hakkını kullanabilir ya da veto hakkını kullanmamak için konuyla –güvenlik- ilgisi bile olmayan tavizler alabilir. Bunlar “reelpolitik” kavramının ve uluslararası siyasetin doğasında vardır. Ancak Türkiye, bunu, itibarlı bir devlete yakışır şekilde zikzaklar çizmeden, istikrarlı bir yol çerçevesinde yani usulüne uygun ve doğru planlanmış şekilde, aşağıdan yukarıya karar alma süreçlerini işleterek yapmalıdır. Bu örnekte olduğu gibi kısa süre içerisindeki birbirine zıt tutumlar karşı tarafa ve tüm dünyaya, hazırlıksız olunduğu ve sabah kalkıldığında akla ne geliyorsa onun yapıldığı izlenimini verir. AKP her işini böyle yönetmektedir; bu sebeple, bunda şaşılacak bir durum yoktur. Ama 20 yıldır iktidarda olunmasına rağmen devam eden bu acemi davranışların her alanda telafisi olabildiğini varsaysak bile dış politikada bu acemiliklerin telafisi ya yoktur, ya da çok zordur. Onun için konuşmadan ve adım atmadan mesele tüm boyutlarıyla irdelenmeli ve ondan sonra konuşulmalıdır. İşte usul bilmezlik buradadır…

NATO’nun uzun süredir İsveç ve Finlandiya’yı askeri planlamasının çerçevesinde tuttuğu bilinirken, olası ilave gelişmeler için senaryolar üzerinde çalışmayan ve Rusya’nın Ukrayna’yı istilası başladığında bile bu ihtimaller üzerinde hazırlık yapmayan AKP dış politikası maalesef bu tutumuyla ülkemizi komik duruma düşürmektedir. Bunun da ötesinde tıpkı Suriyeli sığınmacıların AB üyesi ülkelere gönderilmesini para için önleyen, sorun çıktığında sığınmacıları tekrar sınıra gönderen kısa vadeli menfaatçi imajını perçinlemiş olmakta, ilkesel tavra sahip olmadığını dünyaya ilan etmektedir.

Azerbaycan’la bile ilişkileri bozabilmek

Bir başka örneği kişisel bir tanıklık ışığında, hem de en yakın ilişkilere sahip olduğumuz Azerbaycan’la ilişkilerin yönetimi konusunda verelim.

Tarih 22 Mart 2009, yer Brüksel Havalimanı. Brüksel Forumu isimli Avrupa’da Davos’tan sonraki en önemli siyaset toplantılarından birinden dönüş yolunda, dönemin AKP milletvekili, MKYK üyesi – dış ilişkiler başkan yardımcısı ile dış politika alanında uzman bir gazeteci ile birlikte check-in sırasındayız. Bahse konu üst düzey AKP yöneticisi birden şunu söyledi: “Obama ziyareti ve 24 Nisan arasında hazır olun, Ermenistan’la sınırları açıyoruz…”

Obama, yeni başkan olmuş ve diplomatik teamül gereği ilk yurtdışı ziyaretini Kanada’ya yaptıktan sonra, ilk “denizaşırı” ziyaretini 5-7 Nisan’da Türkiye’ye yapacaktı. Aynı tarihlerde (6-7 Nisan) İstanbul’da Medeniyetler İttifakı toplantısı da yapılıyordu. Yani bu AKP dış ilişkiler başkan yardımcısına göre 7-24 Nisan arasındaki iki hafta içinde Türkiye Ermenistan’la sınırlarını açacaktı.

Bu milletvekiline o check-in kuyruğunda bir soru sordum: “Bildiğin gibi bu sınır daha önce açıktı ve Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’ı işgali sebebiyle kapatıldı. Yani Türkiye’nin bir angajmanı söz konusu. Yıllardır istikrarlı şekilde devam eden bu angajman ne olacak? Azerbaycan’la bu konu hakkında gerekli görüşmeler, arka kapı diplomasileri yapılıyor mu?”

Bana verdiği cevap müstehzi bir gülüş eşliğinde “Hallederiz” oldu. Yani daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi “Gelin ata binmiş ya nasip demiş” anlayışı mevcuttu…

Ertesi gün Brüksel Forumu’na katıldığımı bilen ve daha önce Brüksel’de yaşarken kendileri için makaleler yazdığım ABHaber isimli sitenin editörü beni aradı ve toplantı ile ilgili bir söyleşi gerçekleştirdik. Barroso, John Mc Cain, Lavrov, Solana ve daha pek çok devlet ve hükümet başkanı ile dışişleri bakanlarının katıldığı bu foruma ilişkini genel değerlendirmelerimi, -Türkiye’den her ne kadar muteber emekli büyükelçiler katılsa da, muhalefetin katılımının yetersizliğini ve bu açığı bizim doldurmaya çalıştığımız gibi gözlemlerimi ilettikten sonra- ismimi yazmaması koşuluyla dönemin AKP dış ilişkiler başkan yardımcısının Ermenistan sınırı ile ilgili söylediği bu sürpriz bilgiyi ABHaber editörü ile paylaştım.

Yazımızın ana fikrine dönersek, burada tartıştığım mefhum işin esası yani Ermenistan sınırının açılıp açılmaması değildir. Buradaki konu AKP’nin Ermenistan’ın Dağlık Karabağ işgali başladığı yıl olan 1993’den bu yana Türkiye’nin kendi koyduğu kural ve angajmanı tüm yönleri ve detaylarıyla değerlendirmeden, plansız, kolay uluslararası prim yapma hoyratlığında ve usul bilmez şekilde değiştirecek olmasının kabul edilemezliğidir…

ABHaber, benimle olan söyleşiyi 25 Mart’ta yayınladı. 26 Mart’ta ise manşetten “Brüksel’den üst düzey kaynaklara dayandırılarak” diye belirttiği haberinde Ermenistan sınırının açılması ile ilgili bilgiyi paylaştı. Buraya kadar değişen bir şey olmamıştı. Ancak 29 Mart sabahı, tam da Türkiye’de yerel seçimler varken, Hürriyet “ABHaber’in haberine göre” başlığıyla konuyu manşetine taşıdı…

O gün Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev, tüm bakanları ve danışmanlarını acil toplantıya çağırdı. Bakü’deki Türk Şehitliği Abidesi’nde yer alan Türk bayrakları indirildi. Bu abideye çok yakın Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı cami, restorasyon gerekçesiyle ibadete kapatıldı. Azerbaycan, Türkiye’ye ihraç edilen doğalgaza yüksek zam yapma kartını oynamaya başladı ve Aliyev önceden konfirme ettiği İstanbul’daki Medeniyetler İttifakı toplantısına katılımını bu haber üzerine iptal etti. Erdoğan’ın Aliyev’i arayarak Obama ile görüştüreceği vaadine rağmen Aliyev kararından vazgeçmedi.

Sonrası ise AKP’nin her gün ayrı bir geri adım atması ile ilerledi ve Azerbaycan’ın kararlı tutumu sonrasında sınırın açılması kararından vazgeçildi. Aliyev hala yumuşamamıştı. Erdoğan baktı; olmayınca bir ay sonra Aliyev’i ikna etmek için Bakü’ye gitmek zorunda kaldı.

Halbuki “hallederiz” demek yerine, konu detaylarıyla çalışılsa ve ne ile karşılaşılacağı anlaşılsa konu kriz boyutuna gelmezdi.

Tüm detaylarıyla aktarmaya çalıştığım bu örnek tek başına gösteriyor ki, AKP dış politikası “iki millet, tek devlet” dediğimiz Azerbaycan’la bile ilişkilerimizi bozabildi ve ilişkinin uzun süreli güvensizleşmesine sebebiyet verdi. Azerbaycan halkının kendisine model edindiği Türkiye, Azerbaycan yönetimini yeniden kazanmak için pek çok yol denemek zorunda kaldı. Bakmayın son yıllarda su sızmayan ilişkilere, Azerbaycan yönetimi AKP yönetimiyle olan 14 sene önceki bu tecrübesini hiç unutmadı.

Diplomatik teamülden anlamamak

Yine geçmişten bir usul bilmezlikle devam edelim. Tarih 16 Mayıs 2013; yer Beyaz Saray. Erdoğan ve Obama, heyetleriyle birlikte görüşme gerçekleştirecekler. Erdoğan’ın heyetinde bakanların yanı sıra dönemin AKP genel başkan yardımcıları Numan Kurtulmuş ve Mevlüt Çavuşoğlu ile AKP grup başkanvekili Ayşenur Bahçekapılı da var. Devleti temsil yetkisi olmayan ve görevleri sadece AKP ile sınırlı olan bu üç isim masada oturmakta. Masada yer kalmadığından Dışişleri Bakanlığı müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan arka sandalyelerde. ABD tarafında, ABD’nin Ankara büyükelçisi Francis Ricciardone masada. Yine bir kamu görevlisi olan -bugünün dışişleri bakanı- dönemin ulusal güvenlik başdanışman yardımcısı- Anthony Blinken, masada Obama’nın iki yanında. ABD tarafında arka sandalyelerde ise toplantının notlarını tutmakla görevli olan genç diplomatlar Türkiye’nin en üst iki dışişleri bakanlığı bürokratı ile aynı seviyede oturmakta…

AKP ve Erdoğan’ın tipik bir alışkanlığı olan neyi nerede söyleyeceğini bilmemekle ilgili bir örnekle yazımızı tamamlayalım. Tarih: 3 Aralık 2011. Yer: Lütfü Kırdar Kongre Merkezi. Dönemin ABD Başkanı Obama’nın inisiyatifiyle yapılan Girişimcilik Zirvesi’nde zamanın ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile Türkiye tarafından Cemil Çiçek, Ali Babacan ve Zafer Çağlayan konuşmacı. Dönemin Başbakanı Erdoğan, ameliyat olduğu için katılamıyor. Konu girişimcilik ve özelde kadın girişimciliği olduğundan salonda yoğunlukla kadınlar var. Kadınların, AKP kadın kolları üyesi olduğunu öğreniyor ve konuşmaları dinlemediğine tanık oluyoruz. Çiçek, Babacan ve Çağlayan -konu girişimcilik olmasına rağmen- her yerde yaptıkları ellerindeki matbu konuşmayı yapıyor; Türkiye ekonomisi şöyle iyi, böyle iyi minvalinde konuşuyorlar ve girişimcilik namına hiçbir şey söylemiyorlar. Biden’ın ekibinde rahatsızlık başlıyor ve sonradan basından öğrendiğimize göre Biden’ın konuşmasının başı hızlıca değiştiriliyor.  Biden bu toplantının amacının Türkiye’nin ekonomisi güçlü mü değil mi irdelemek olmadığını söylüyor ve tüm konuşmasını zirvenin konusu olan girişimciliğe ayırıyor. AKP’li üst düzey yöneticiler nerede hata yaptıklarının farkında bile değil…

Artık değişim vakti geldi

Son dönemde AKP’nin dış politikada ılımlılaştığına şahit oluyoruz. Ancak yukarıda örneklerini verdiğimiz usul bilmezlikler devam ettiğinden, bu “geri vites”lerin ve 180 derece dönüşlerin dış kamuoyunda inandırıcılığının olmadığı çok açık. AKP dış politikasının öngörülemezliği ve tutarsızlığının değişemeyecek bir durum olduğu ise tüm taraflarca yeterince tecrübe edildi.

Değişim vakti geldi. Dış politikayı iç siyasete malzeme olsun diye yapmayan, karar alma süreçlerine bağlı, usul bilen, dış politika profesyonelliğini öncelikleyen, tutarlı ve istikrarlı, barışçıl, kamu diplomasisini ülkelerin iç işlerine karışmak için değil ilişki geliştirmek için kullanan, kendine güvenen, dış politikayı halkın yararı için yapan, çok boyutlu ve gerçekçi bir dış politika yönetimini başlatmak için tüm ilgili taraflar hazır olmalı ve bunun için bugün var güçleriyle çalışmalı…