Emre Özdemir – AB Süreci: Dün, Yarın ve Ötesi

Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelik süreci sonlandı mı?

Eğer konuya müktesabat başlıklarının açılıp kapanması olarak bakarsak; 2006’da sembolik olarak açılıp kapanan “Bilim ve Araştırma” başlığı dışında kapanan başlık olmadığını, müktesabatın 35 başlığından 20’sinin ise 12 yıldır devam eden “müzakereler” sürecinde hiç açılmadığını görüp sürecin en azından donma noktasına geldğini tespit edebiliriz. Ancak o zaman her konuya içerik olarak değil; içi boş skor, adet ve büyüklük olarak bakan mevcut yönetimden bir farkımız kalmaz…

Evet, tünelin ucu gözükmemektedir ancak onlarca kez yazdığımızı, anlattığımızı bir kez daha vurgulayalım: Türkiye’nin AB üyelik süreci kazanımları, en az üyeliğin kendisi kadar kıymetlidir… Zaten bugün demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü alanlarında karnemizin içler acısı olmasının en önemli nedeni de, bu 12 yıllık sürecin işlememiş ve fırsata dönüştürülememiş olmasındandır.

Bizler, AB üyeliğini iki yüzyıldan daha uzun süredir devam eden modernleşme, muasırlaşma çabalarının vücut bulması olarak görmekteyiz. Bu en çok da Cumhuriyet kazanımlarıyla ilerlemiş bir çabadır ve günümüz Avrupa değerleriyle paraleldir. Hatta söyleyebiliriz ki Cumhuriyet değerlerinin içselleştirilmesine, Avrupa’nın benzer değerleri içselleştirmesinden daha önce bu topraklarda çalışılmıştır.

Ancak günümüz yönetimi, AB’yi kendini meşrulaştırmada bir araç olarak görmüştür. İktidara gelişi ile birlikte ülkenin yerleşik kurumları karşısında mevzi kazanabilmek için AB’ye sarılmış, tıpkı demokrasiyi inilip binilecek bir tren gibi gören zihniyet AB üyeliğini de işini bitirince kenara atacağı bir nesne olarak görmüştür. Bugün, sürecin Türkiye tarafında ilerlememesinin ana nedeni budur.

AB ise 2004 genişlemesini doğru yönetememiş; 2008 global krizi, artan işsizlik ve kitlesel göç ile odağını kaybetmiş; Britanya’nın AB’den ayrılık süreci ile de bambaşka bir yere evrilmiştir. Yine de AB, 20. yüzyılın en önemli ve en başarılı entegrasyon süreci olarak varlığını korumaktadır ve korumaya devam edecektir.

Avrupa ile Bugün

AB’nin sorunlar yaşamaya devam ettiği bu süre zarfında Avrupa kamuoyunda Türkiye’nin AB’ye üyeliğine destek, istikrarlı bir şekilde azalmaya devam etmiştir. Avrupa Komisyonu tarafından yürütülen Eurobarometre kamuoyu araştırmalarının 2005–2010 arasındaki verilerine göre, tüm kriterleri yerine getirse dahi Türkiye’nin AB’ye üye olmasını destekleyenler azınlıkta olmuştur. 2011 itibariyle ise, Eurobarometre’de Türkiye’nin üyeliği ile ilgili soru araştırmadan bile çıkarılmış durumdadır.

Yapılan muteber kamuyoyu araştırmaları göstermektedir ki aynı süreçte Türkiye’de de AB üyeliğine destek 2004’teki %75’ler seviyesinden %40’ın altına inmiş; Brüksel, Türkiye siyaseti için bir çıpa olma özelliğini yitirmiştir. “Yap-boz” / “Dene-yanıl”ı seven AKP Hükümeti de zaten anlamadığı, özümsemediği, içselleştirmediği AB sürecinden kademeli olarak kopmuştur.

Bugün mevcut yönetimi eleştiren bazı Avrupalı siyasileri duydukça 2005, 2006 yıllarında Avrupa Parlamentosu’na akredite lobici olarak bulunduğum Brüksel’deki konuşmalarımızı anımsıyorum. Onlara Türkiye’nin AB üyelik sürecinin bir AKP politikası olmadığını, bunun tarihi bir amaç olduğunu, AKP yönetiminin çok değil 5-10 yıl önce iktidar ortağıyken ya da belediyecilikte yaptıklarının Avrupa değerleriyle bağdaşamayacağını, özetle “takıyye” yaptıklarını anlattığımda, sosyal demokrat çevreler dahil pek çok kesim AKP’nin Türkiye’ye demokrasiyi getireceğini düşünüyordu. O dönem CHP’nin sahayı boş bırakmasının da Avrupalı siyasetçilerin durumu doğru okuyamamasında etkili olduğunu ifade etmek gerekir.

Bugün gelinen noktada, Türkiye’nin AB entegrasyon sürecini değil; Türkiye – AB ve Türkiye – AB üyesi ülkeler ilişkilerini konuşmaktayız. Bu ilişkiler -tıpkı ABD ile olan ilişkilerde olduğu gibi- güvenlik alanında yoğunlaşmıştır. Türkiye sadece göçü engelleyen, Avrupa’nın güvenliğine katkıda bulunması istenen bir ülke konumuna indirgenmektedir.

Pek çok Avrupa ülkesi, Türkiye’den kendileri ile ilgili gelen yorumları şaşkınlıkla izlemektedir. Bu durum bazı liderlerin ülkemizle alay etmelerinin de yolunu açmaktadır (Bkz: Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “Küresel sahne o kadar da havalı bir alan değil. Ben Erdoğan’la 10 günde bir konuşmak zorunda olan biriyim” açıklaması). Türkiye bir yandan “gerçek” Avrupalı Avrupa ülkeleriyle kavga ederken, bir yandan –yadsınamaz bir Rusya etkisiyle- Avrupa şüpheciliği yükselen Doğu Avrupa ile ilişkisini geliştirme gayretini göstererek sözde diyalog kanallarına devam ediyor gözükmektedir.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin Türkiye’yi yeniden siyasi denetime alması ile Avrupa Parlamentosu’nun üyelik müzakerelerinin dondurulması tavsiye kararı ise önümüzdeki dönem için önemli fikir vermektedir.

Olası çıkış yolu

Buradan bir çıkış yolu var mıdır? Bunun için öncelikle içinde bulunulan siyasi krizin aşılması gerekmektedir. Bu da, çok yüksek sesle ifade edilemese de, Brüksel ve önde gelen üye ülkelere göre mevcut yönetimin -eğer 180 derece siyaset değişikliği yapmayacaksa-değişmesine bağlıdır.

Durum böyle olunca elimiz kolumuz bağlı beklenmeli mi? Elbette hayır… Bu süreçte Brüksel her zamankinden fazla muhalefetin ve gerçek sivil toplumun sesini duymak istemekte ve kısıtlı desteğini hükümet projelerine değil, tıpkı 1990’ların sonunda olduğu gibi Türkiye’de demokratikleşme, insan hakları ve çoğulculuğu arttırmak üzere sayısı gitgide azalan ve zor şartlarda çalışmak zorunda kalan sivil toplum kuruluşlarına göstermektedir.

Unutulmamalıdır ki AB çevreleri, onlarca yıldır yoğunlaşan ilişkiler sayesinde Türkiye’nin AKP yönetiminden ibaret olmadığının farkındadır. Bu durumda demokrasi, özgürlük, eşitlik, hukukun üstünlüğü ve çoğulculuk gibi değerleri sözde değil özde isteyen çevreler seslerini duyurma çabalarına devam etmelidir.

Türkiye elbette yakın çevresi başta olmak üzere tüm dünya ile yakın siyasi ve ticari ilişkiler kurmalıdır. Ancak en önemli ticaret ortakları olan Batı Avrupa devletleriyle kavgalı iken, başka coğrafyalarda kurulan işbirliklerinin etkisi sınırlı olmaktadır. Ortadoğu coğrafyası için Türkiye, Batı ile yakın ilişkilere sahip olduğu müddetçe kıymetlidir. Bunun tersinin de geçerli olduğu unutulmamalıdır.

Avrupa ile Dün, Yarın ve Ötesi

Futbol tarihimizi yakından bilenler anımsayacaktır. UEFA elemeleri üzerinden Dünya Kupası’na katılmak isteyen Türkiye’ye, 1958’de şansını Asya elemelerinde denemesi tavsiye edilmiş, bu tavsiyeye uyulmayınca FIFA ısrar etmiş, bunun üzerine Türkiye FIFA’yı protesto ederek 1958 Dünya Kupası elemelerinden çekilmiştir. Asya elemelerinden Dünya Kupası’na katılma kolaycılığını seçmeyen Türkiye, bunun bedelini 42 yıl boyu Dünya Kupası’na katılamayarak ödemiştir; ancak tüm dünyaya ait olduğu yeri göstermiş ve bu kararlı duruş üzerine 1962’deki takip eden turnuva için Avrupa elemelerine yeniden dahil edilmiştir.

Bugüne gelindiğinde ise ne yapıldığına Eurovision üzerinden örnek verelim. Türkiye, puanlama sistemi değişmedikçe bir daha Eurovision’a katılmayacağını belirterek,  “televoting” sisteminin avantaj sağladığı ülkelerden birisi olmamıza rağmen, 2013 itibariyle organizasyondan ayrılmıştır. Buna alternatif olduğunu düşünerek 2014’te Vietnam, Endonezya, Afganistan gibi ülkelerin de yer aldığı Asya Yayıncılar Birliği’nin ABU Şarkı Yarışması’na katılmıştır. Bununla da yetinmeyip 2015’te İstanbul’da  ev sahipliği yapmıştır. Peki sonra ne olmuştur? 2016’da organizasyondan çekilmiştir!

Bu, Türkiye’nin son yıllardaki öngörülemez ve anlam verilemez uluslararası hareketlerinden birine örnek olduğu gibi, AKP Hükümeti’nin “Gelin ata binmiş, ya nasip demiş” tarzı yönetim anlayışının da bir tezahürüdür.

Artık anlaşılmıştır ki, Türkiye’nin tarihsel modernleşme sürecinin sadece bir parçası –ancak önemli bir parçası- olacak AB üyeliği ve üyelik süreci, AKP iktidarı döneminde ilerlemeyecektir. Ama unutulmamalıdır ki bu çatı vizyon, bugün gelinen noktada Cumhuriyet kazanımları ve Avrupa değerlerini savunarak; yarın da bu sürece kaldığı yerden devam ederek vücut bulacaktır. Bu süreç içerisinde bizlere düşen ise hem bu değerlerden ödün vermemek hem de çeşitli kanallarla AB kurumları ve Avrupa sivil toplumu ile diyaloğu devam ettirmektir. O sebeple ders alınacak dönem dündür. Üzerine çalışılacak dönem ise yarın ve ötesi olacaktır…

*Emre ÖZDEMİR
Bağımsız Analist
emre@emreozdemir.net

Bir Cevap Yazın