Edgar Şar – İnsanlığın Krizi ve Laikliğin Ütopyası

İnsanlık büyük bir krizde. Uzun zamandır içinde olduğumuz çıkmaz ve bunun sonunun bir facia olduğu hissi sadece Türkiye’ye özgü değil. Bir yandan adaletsizlik, belirsizlik ve güvensizliğin yarattığı gelecek korkusu ve gerilim dünyanın her yerinde toplumları esir alırken; diğer yandan din, ırk, mezhep vurgulu “öteki düşmanlığı”, şovenizm ve bunları savunan siyasi hareketler tüm dünyada yükseliyor. Ve belki de tarihte ilk kez Türkiye bu denli büyük bir krizde öncü bir aktör haline gelmiş durumda. On yıl önceye kadar “büyüyen ekonomi ve gelişen demokrasi” vizyonuyla Ortadoğu’ya ve gelişmekte olan ülkelere örnek olarak gösterilen Türkiye, bugün birçok yerde kimsenin benzemek istemediği bir “distopya” olarak takdim ediliyor.

Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada insanlığın, içinde bulunduğu bu krizi aşmak için ihtiyaç duyduğu vizyon ve perspektifi henüz yakalayamadığını görüyoruz. Özellikle farklılıkların derinleştiği toplumlarda barış içinde birlikte yaşam iradesi ciddi tehdit altında. Kutuplaştırma siyasetinden faydalanan popülist hükümetler ise inanç, etnik köken veya dünya görüşü temelinde radikalleşen kutuplar arasındaki gerilimi şiddetlendiriyor. Özellikle Türkiye’de son yıllarda yakından tanık olduğumuz gibi, toplumun gelecek tasavvurunun laik – dindar, Alevi – Sünni, Türk – Kürt gibi kimlik ayrımları üzerinden yapılması, barış içinde birlikte yaşam ütopyasının toplumsallaşması için gereken ortak zeminin oluşmasına baştan itibaren ket vuruyor. Bu ayrımlar, mevcut kutuplaşmayı arttırarak bir yandan farklı toplumsal kesimlerin yarın ile ilgili atacakları adımları korkularının gölgesinde atmasına sebep olurken, diğer yandan herkes için özgürlük, eşitlik ve adalet talebine dayanan ortak zeminin oluşmasını da sistematik olarak engelliyor.

“Laiklik” ilkesini doğru anlıyor muyuz?

Peki laiklik bu fotoğrafın neresinde? Acaba laiklik toplumun sadece bir kısmına hitap eden bir kimlik veya -Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın deyimiyle- insanlığı kıskacına almış hiçbir değer tanımayan bir ideoloji mi? Türkiye’de uzun yıllar farklı toplumsal kesimlerin karşı karşıya gelmesine sebep olmuş olsa da laiklik, özünde temel bir siyasi gerçeğin anlaşılması sonucunda ortaya çıktı: Toplumlar din, mezhep, dünya görüşü, hayat tarzı açısından bu kadar çeşitliliği içlerinde barındırırken, temel yapı olan devletin kurumlarına tekçi bir anlayışın hükmetmesi barış içinde birlikte yaşamı tehlikeye atar. Bir başka deyişle, uzun yıllar süren din/mezhep savaşları sonunda anlaşılmaya başlanan bu gerçekle beraber laiklik, günümüze kadar yapacağı yolculuğa bir “barış içinde birlikte yaşam ütopyası” olarak başladı. Bu yolculuk süresince toplumsal farklılıkların derinleşip karmaşıklaştığını ve insanlığın halen bu ütopyanın peşinde olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, üç temel ilkeyi esas alan laikliğin önemi ortaya çıkıyor: Özgürlük, eşitlik ve tarafsızlık. Bu anlayışa göre, laik bir devlette vatandaşlar, istediğine inanma/inanmama özgürlüğüne sahip olmalı, tüm hak ve özgürlüklerden eşit bir biçimde yararlanmalı ve din, mezhep veya hayat tarzına dayalı herhangi bir doktrin resmi ideoloji haline gelmemelidir.

Peki teori ve tarihi bir kenara bıraktığımızda, laiklik pratikte özgürlük, eşitlik ve barış içinde birlikte yaşam ütopyasının temel ilkesi olabilir mi? Evet olabilir, olmalıdır! Fakat bunun için, toplum içindeki laik – dindar ayrımının siyasetin temel fay hatlarından birini oluşturacak şekilde yeniden üretilmemesi gerekir. Laiklik, toplumun tümünün özgür ve eşit yurttaşlar olarak birlikte barış içinde yaşaması ütopyasına dayandığına göre, sadece “laik kesim” olarak adlandırılan grubun kendi dünya görüşü ve hayat tarzını korumak adına talep ettiği bir şey olmadığı gibi, kendini dindar ya da muhafazakar olarak adlandıran kesimlerin hayat tarzına müdahale etme aracı da olmamalıdır. Bir başka deyişle, yıllar boyu başörtüsü, imam hatip okulları gibi tartışmalara indirgenerek kutuplaşma ve gerilimi arttıran laiklik, toplumun çeşitli kesimlerinin değerleriyle örtüşen bir ortak paydaya dayanarak birlikte yaşam ütopyasına yönelmeli ve bu gerilimi yumuşatmalıdır.

Laiklik ve demokrasi birbirine koşut gelişir

Laikliğin demokrasiye paralel olarak gelişmesi noktasında toplumsal hareketlere düşen rol çok önemli. Öyle ki tarih bizlere Türkiye’de siyasal toplumun bu konuda hiç başarılı olmadığını gösteriyor. 1937 yılından beri kesintisiz olarak cumhuriyetin anayasal niteliklerinden biri olmasına rağmen, laiklik Türk siyasal hayatında tutarlı olarak tanımlanan ve geliştirilen bir ilke olmamış; aksine, siyasal iktidarlar tarafından konjonktürel çıkarlar uğruna kullanılmış ve esasen dinin araçsallaştırılması ve/veya kontrol altına alınmasını amaçlayan bir takım uygulamalara kalkan görevi görmüştür. Çok partili rekabetçi demokrasiye geçilen 1946 – 1950 yıllarından itibaren din ilk defa partiler tarafından seçmene hoş görünmek için kullanılmaya başlamıştır. Demokratikleşme sürecinde önemli bir adımın atıldığı bu dönemde laiklik anlayışı, farklı toplumsal kesimleri özgürlük, eşitlik ve barış temelinde kucaklayacak şekilde dönüştürülebilecek iken, siyaset ile din arasında uzun yıllar sürecek klientalist bir ilişki başlamış; partiler, birbirleriyle dini popülizm yoluyla rekabet etmeye yönelmiştir. 12 Eylül’den sonra ise din çok daha sistematik bir biçimde araçsallaştırılmış ve bu yolla sosyal politikanın her alanı “Türk – İslam Sentezi”ne göre dönüştürülmeye çalışılmıştır. Bu süreçlerin olumsuz sonuçları günümüzde halen hissediliyor. Özellikle din ile siyaset arasındaki klientalist ilişkinin, ülkeyi 15 Temmuz darbe girişimine getirecek vahamete ulaştığını belirtmeden geçmeyelim.

Laikliğin, bugün insanlık olarak yaşadığımız krizde çözümün bir parçası olması, belirli tarihsel koşullar sonucunda oluşmuş ve o haliyle donmuş bir kavram olarak yorumlanmamasına bağlı. Nasıl ki toplumsal çeşitlilik zamana ve mekana göre dönüşüm ve gelişim gösteriyorsa, laiklik de tıpkı demokrasi gibi, özgürlükçü ve eşitlikçi kapasitesini koruyabilmek adına sürekli gelişen bir ilke olmalıdır. Bugünkü toplumun karmaşık sorunlarına cevap verebilmesi için, laikliğin ilke ve değerlerinin kağıt üzerinde kalmaması elzem. Özellikle eşit yurttaşlık ve tarafsızlık ilkelerinin içi doldurulmalıdır; laik devletin, çoğunluğun -konumu itibariyle- sahip olduğu avantajlara karşı azınlık konumunda olanların hem birey hem de grup haklarını garanti altına alması sağlanmalıdır. Aksi takdirde laikliğin, günümüz sorunlarına hitap eden bir ütopya haline gelmesi mümkün olmayacaktır; tıpkı Türkiye örneğinde olduğu gibi. 12 Eylül’den 28 Şubat’a, “laikliğin koruyucusu” olan ordunun izlediği politikalar, Türkiye’nin 2000’lere laiklik temelinde parçalanmış bir toplumla girmesine sebep oldu. 2000’lerin başlarında ise laikliğin, AKP ile ordu, yargı ve cumhurbaşkanı arasındaki polemiklerin konusu haline gelmesi, onun tamamen anti-demokratik, militarist ve “milli irade” karşıtı bir ideoloji olarak algılanmasına yol açtı. Bu süreci “laikliğin çöküşü” olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır. Öyle ki; ideal anlamda toplumsal ortak paydaya temel olması beklenen bir siyasal ilke, derin bir toplumsal kutuplaşmanın kaynağı haline gelmiş ve laikliğin, özünde kapsayıcı ve demokrasi için vazgeçilmez bir ilke olduğu kamusal alanda dile getirilememiştir.

Laiklik iktidar elinde kutuplaştırma aracı

Laikliğin çöküşü, özellikle 2010 yılından itibaren, AKP’ye laiklik karşıtı ajandasını uygulamak için büyük bir manevra alanı açmakla kalmayıp, bu kanalla toplumdaki laik – dindar ayrışmasını şiddetlendirerek çoğunluk olan ‘dindar/muhafazakar’ tabanını sağlama alma imkanını verdi. Bu çerçevede, 2010 yılından beri sistematik olarak bir de-sekülerizasyon sürecine sürüklenen devlet, bu süreçte amaçlar, kurumlar ve politikalar seviyesinde laiklikten uzaklaştı ve laikliğin asli amacı olan özgürlük, eşitlik ve barış içinde birlikte yaşam bir hayli zora sokuldu. Özgür ve eşit bireyler yetiştirmesi beklenen laik devletin, belli bir hayat tarzına sahip ‘’dindar bir gençlik’’ yetiştirmeyi hedeflemesi, izlenen eğitim politikalarında evrensel eğitim standartlarının ve kapsayıcılığın tamamen bir kenara bırakılması, bu sürecin en önemli sonuçları olarak dikkat çekiyor. Örneğin, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin yanına ‘’zorunlu seçmeli’’ hale gelen yeni din derslerinin eklenmesi, imam hatip okullarının sayısının kontrolsüz ve plansız bir biçimde artması ve milli eğitimin giderek hükümete yakınlığı ve laiklik karşıtı duruşlarıyla bilinen bir takım vakıflara teslim edilmeye başlaması, bu sürecin çarpıcı politikalarından sadece birkaçı.

“De-sekülerizasyon” süreci sadece devlet laiklikten uzaklaştığı için önemli değil. Esasında laikliği bir birlikte yaşam ütopyası olarak tanımladığımızda, Türkiye’nin hiçbir zaman gerçek anlamda laik olmadığı olgusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Fakat tüm dünyada yaşanan ve Türkiye’de de fazlasıyla hissedilen varoluşsal tıkanmışlık insanları kimliklerine daha sıkı bağlanmaya teşvik ederken, devletin bu süreçte kapsayıcılıktan kutuplaştırmaya doğru evrilmesi, barış içinde birlikte yaşam şansını hiç olmadığı kadar azaltıyor. Türkiye’de 2010 yılından itibaren hızlanan laiklikten uzaklaşma sürecinin demokrasiden uzaklaşma süreciyle bir arada ilerlemesi hiç kuşkusuz bir tesadüf değil. Laikliğin toplumsal uzlaşının değil kutuplaşmanın kaynağı haline getirilerek çökertilmesi, bizleri toplumsal uzlaşının giderek bir hayal olarak görüldüğü, en temel insani hak ve özgürlüklerde dahi ortaklaşmanın zorlaştığı ve farklı olanın sadece ‘’öteki’’ olarak değil, potansiyel bir düşman olarak görüldüğü bugünlere getirdi. Fakat öte yandan içinde bulunduğumuz bu çıkmazla ilgili toplumda artan bilinç, onunla nasıl baş edileceği konusunda da yol gösterici denemelerin yapılmasına yol açıyor. Krize karşı küresel düzeyde yükselen “adalet talebi”, birlikte yaşam ütopyasının hangi temele oturtulması gerektiğiyle ilgili önemli deneyimler sunuyor. Toplum olarak özgürlük, eşitlik ve barış içinde yaşam ütopyasına doğru adım atmak elimizde; yeter ki umudumuz ve cesaretimiz bir kere olsun korkularımızın önüne geçsin…

*Edgar ŞAR
Siyaset Bilimci – PS: Europe Akademik Araştırmalar Direktörü
echar91@gmail.com

Bir Cevap Yazın