Ece Öztan – Yol Ayrımı Geçti, Peki Nereye?

Evimin yanında yükselen inşaat yeni rejimin simgesi. Lojman arazisinin yeşil alanını, ağaçlarını yok ederek yükselen, gecenin 2’sine kadar süren dayanılmaz bir gürültü. Rejimin inşası, yaşam alanlarımızın, inandığımız, savunduğumuz tüm değerlerin geçersiz kılınması, yok edilmesi, baskı altına alınması, aşağılanması, cezalandırılması üzerine kurulu. Tüm hak arayışlarının anlamsızlaştırıldığı; siyasal ve toplumsal hayata yön veren kuralların kişiye göre ve belirsiz hale getirildiği bir toplumsal evren. Kimi, neye şikayet edeceksin? Kurallara uyanın, vergisini ödeyenin, çalışanın, karşısındakinin hakkını da gözetenin, yol verenin, saygı gösterenin sürekli “yenildiği” bir habitus palazlandı nicedir. İtiraz edenlerin, adalet talep edenlerin, barış isteyenlerin, demokratik bir ülke özlemi çekenlerin buluşma mekanlarının adliyeler, mahkeme salonları ve cezaevi önlerine dönüştüğü bir kapanma, kıstırılma ve daralma… Nicedir mutlu değiliz, nicedir yüzlerimiz gülmüyor.

Ya seçim öncesi halimiz?

Uzun süreli OHAL ve baskı altında ilan edilen erken seçim bu yüzdendir ki, demokratik özlemlere yanıt olmaktan uzaktı. Dozu arttırılan milliyetçi kabarış, son yıllarda yaşadığımız krizler, iktisadi göstergelerdeki bozulma, artan toplumsal sorunlar, siyasi çalkantılar, muhaliflere, gazetecilere, akademisyenlere yönelik eşsiz baskılar karşısında giderek devletin kendisi ile özdeşleşen bir tek adam rejiminin dizginsiz ve tüm denetleme, denge ve kontrol mekanizmalarından azade inşasını hedefleyen yeni rejimin ilanı hedeflenmişti bu seçimle. Bu nedenledir ki, başlangıçta bu koşullar altında ilan edilen baskın seçimlerin gayri meşru ilan edilmesi önemliydi. Parlamentodaki muhalefetin başını çekeceği böyle bir mücadele hattı örülebilirdi. Ancak öyle olmadı ve ülke seçim atmosferine girdi. Anayasa referandumundaki Hayır bloğu, Adalet yürüyüşleri, kadın hareketi, rejime karşı irili ufaklı direniş hattının verdiği enerji, seçim öncesi umut atmosferine dönüştü. Muhalefet hattında bir konsolidasyon ve kararlılığa dönüştü. Ne var ki, ne tek başına siyasi liderlik ne de kısa süreli seçim öncesi hareketlenme, onlarca yıllık hegemonik inşa ve toplumsal zemin üzerinde seçim sonuçlarına yansıyacak ölçüde bir kırılmaya dönüşemedi.

Daralan siyasal dil, daralan imgelem

Siyasal dil, nicedir, toplumsal alanda olan bitenle sınırlı ölçüde temas kurabiliyor. Bunun için Türkiye toplumunda olan bitenin, gündelik hayatın, sınıfsal ilişkilerin, kültürel evrenin, ailelerde yaşananların, kadınların, işsizlerin, gelecek perspektifini yitirmiş gençlerin, eğitimle de iş piyasası ile de güvenli bağları kalmamış milyonların sorun ve acılarına dokunmak için siyasetin bildik şablon ve dilinden uzaklaşmak gerekiyor. Bu kısa değil, uzun bir yol elbette. Yine de, belki siyasetin daha çok demografi ve sosyolojiden beslenmesi gerekiyor. Mills’in deyişiyle “sosyalbilimsel imgelemi” harekete geçirmek ve içinde yaşadığımız tarih ile kişisel biyogrofiler arasında daha anlamlı bağlar kurmak gerekiyor. Özellikle sol siyasete düşen en büyük görev, siyasetin dilini “küçültüp” alanını genişletmek olmalı.

Böylesi kapanma ve umutsuzluk dönemlerinde topluma uzun süreli dönemler içerisinden ancak, tüm farklılaşmaları ve incelikleri titizlikle takip eden bir perspektifle bakmak önem taşıyor. Bu sürece geri çekilme değil, durup düşünme ve dili yeniden kurma dönemi olarak bakmak belki de en iyisi. Bu aslında bir siyasetsizleşme değil, tam tersine daha çok “siyasetlenme” hareketi olarak görülmeli.

Haneler, aileler ve çarpıcı dönüşümler

Toplumsal yapıdaki değişimler, hızlı altüst oluşlar ve çalkantılı süreçler beraberinde değişen pratiklerin etkisi ile gerçekleşiyor. Bu süreçte mücadele değer ve normlardaki değişim üzerinden veriliyor. Ancak değer ve normlardaki mücadele, hızlı dönüşüm içerisindeki toplumlarda olan biteni yakalamakta yetersiz kalıyor. Bu dinamikleri kısmen, eğri büğrü de olsa yakalayan söylemler “tutuyor” ve özgürleştirici bir siyasetin yokluğunda toplumsal dil ve “gerçekliğin” kendisine dönüşüyor. Mesela ailelerde ve hanelerde yaşanan dönüşümlere bir bakalım: Türkiye hızlı iç ve dış göçün etkisiyle 1970’lerden itibaren hızla tek ebeveynli ailelerin arttığı bir topluma dönüştü aslında. Türkiye’de hanelerin %17,3’ü ya tek kişilik hanelerden ya da içerisinde çekirdek aile bulunmayan kişilerden oluşuyor. Bu oranlara yalnız ebeveyn ve çocuklardan oluşan çekirdek aileleri de eklediğimizde (%8,2),  hanelerin %25,5’i, yani her 4 haneden biri, “kutsal aile” diyerek vurguladıkları biçim ve nicelikte bile değil[1]! İnsanların %20’si güvenmedikleri kesimler arasında akrabalarını sayıyor[2]. Hanehalkı borçluluk oranı, yani hanehalkı borçlarının hane gelirine oranı 2000’li yıllardan bu yana 10 kattan fazla artmış durumda. 2000’lerin başında hane borcunun haneler gelirlerine oranı %4-5 seviyelerinde iken 2010’larda %50 bandına erişmiş ve son hep %40’ın üzerinde seyretmeye başlamış.[3]

1950’lerde %70’den fazlası kırsal alanda yaşayan Türkiye toplumunun günümüzde %80’den fazlası kentte yaşamaktadır. Bu çok hızlı dönüşüm, kısmen ve kaçınılmaz olarak kimi pratikleri de dönüştürmüştür. Diğer yandan da kır-kente ilişkin niteliksel kimi farklılıklar da hızla anlamını yitirmeye, kentsel ve kırsal arasındaki ayrımlar silikleşmeye başlamıştır.

Ailelerdeki toplumsal cinsiyet ilişkilerine ilişkin bazı temel örüntülere bakalım: Kadınların ortalama ilk evlenme yaşı 24’e yükselmiş durumda. Ancak evli kadınların yaklaşık %30’unun ilk evlilik yaşları 18’in altında! Yarısından fazlası ise 19 yaşından önce evlenmiş. Mevcut doğurganlık ile istenen doğurganlık arasındaki fark süreç içerisinde minimum inmiş durumda. Yani daha çok kadın artık istediği kadar çocuk sahibi olma eğiliminde, daha fazla değil. Yani aslında kadınların yaşamında hanelerde meydana gelen değişimler, Türkiye toplumunun büyük tabakalar halinde farklılaştığını ve kutuplaştığını gösteriyor. Bu nedenle ortalama istatistiklerden çok; bölgesel, yaş ve eğitim temelli kırılımlarda baş döndürücü uçurumlar var. Bu nedenle de toplumsal cinsiyet, yaş ve sınıf temelli uçurumların çok daha nüanslı ve kesişimsel bir şekilde analiz edilmesi gerekiyor. Örneğin Türkiye’nin toplumsal cinsiyet rejiminin en temel özelliklerinden biri kadınlarla erkekler arasında olduğu kadar, kadın nüfusu arasındaki bu baş döndürücü uçurum. Bu kaygan zemin, bulunduğumuz ortamda, eğitimli kentli ve meslek sahibi kadınların da ayaklarının altındaki zeminin hızla sarsılmasına neden oluyor.

Ezber siyasetin kör noktaları: kesişimler

Sosyo-politik zemin, ailede yaşanan bu makro değişimler ve eşitlikçi kimi dinamikleri ve değişimleri karşılayacak dönüşümlere yanıt vermekten uzak. Kadın istihdamı yıllardır kanayan bir yara ve %30 bandını çok da fazla aşamıyor. Toplumun üçte biri, kadınların yarısı ev kadınlarından oluşuyor. Türkiye’de küçük çocukların %86’sının bakımını yalnızca anneleri üstlenmiş durumda.[4] Kentli genç işsizliği ve özellikle eğitimli genç kadın işsizliği son yılların en üst seviyesine çıkmış durumda. DİSK-AR’ın geçtiğimiz yıl yayınladığı işsizlik raporuna göre, tarım dışı genç işsizliği özellikle de tarım dışı genç kadın işsizliği hiç olmadığı ölçüde yükselerek %35 seviyesine ulaşmış durumda.  Eğitim, güvenceli iş ve sınıf atlamanın aracı olmaktan çoktan çıkmış durumda. Giderek niteliksizleşmesi, paralı hale gelmesi, genç kuşaklar arasında da sınıfsal ve kültürel uçurumların artmasına sebep oluyor. Türkiye’de sosyolojik analizlerin ve buradan çıkarılacak siyasal sonuçların genel ortalamalardan uzaklaşması gerekiyor.

Eurostat’ın yeni yayımlanan “ne eğitimde ne de işte gençlik” araştırmasına göre Türkiye 34 ülke içerisinde “çalışmayan ve eğitim görmeyen” 18-24 yaş arasındaki gençlerinin en yüksek oranda olduğu 2. ülke[5]. Bu rapora göre 18-24 yaş arasındaki genç nüfusun % 30,8’inin ne herhangi bir eğitim kurumu ile ne de iş piyasası ile bağlantısı var. Daha da vahimi, aynı yaş grubu genç kadınların %43,6’sının, yani yaklaşık yarısının bu durumda olduğunu görüyoruz. Genç kadınlar bakımından Türkiye ilk sırada! Bu dehşet verici bir tablo. En çok gençlerin ve kadınların daha çok yoksul genç kadınların öğütüldüğü devasa bir makine gibi toplum. Şiddet, perspektifsizlik, eğitimsizlik, seçeneksizlik sarmalı büyüyor genç kuşaklar ve kadınlar için.

Ya yaşlılar? Mesela Türkiye’de kadınların %90’ından fazlası herhangi bir yaşlılık ödeneği almıyor. Nerede yaşıyorlar, nasıl yaşıyorlar dersiniz? Günde 4 saatten fazla TV izleyen ev kadınlarını[6] ve izledikleri programları küçümseyerek mi çıkacağız bu çukurdan?

Güvenceli bir işten, nitelikli bir eğitimden, güvenli ve onurlu bir yaşam seçeneğinden yoksun olan kesimlere ise çok somut çözümler, alternatifler ve öneriler ile ulaşmak gerekiyor. Bu ise uzun süreli bir örgütlenme ve başka bir siyaset tarzına işaret ediyor. Birkaç temel hane, aile ve nüfus verisi üzerinden ilk bakışta görülen bu çöküşüşü durduracak bir siyasetin kadınlar ve genç kuşakları içermesi, dilinin önce gençleri ve kadınlara ulaşmasının acil bir ihtiyaç olduğu. Oysa muhalefetin sunduğu tablo da bu özlemlere yanıt vermekten çok uzak.  İPSOS’un 24 Haziran seçimleri sonrası yaptığı anketin sonuçlarına göre, kadınların %54’ü, ev kadınlarının %60’ı, çalışmayan ve öğrencilerin %59’u Recep Tayyip Erdoğan’a oy vermiş. Yine ilköğretim mezunu ve daha düşük eğitim seviyesinde Recep Tayyip Erdoğan’a oy verenlerin oranı %60[7].

Özlemlerle “konuşmak”!

Bu çöküşe karşı duracak siyasetin, parti teşkilatlarının koridorlarından çıkmasının zamanı geldi de çoktan geçti bile! Ancak ne siyasal alan ne de parti yapıları böyle nüanslı, kesişimsel siyasi okumaları yapmaktan uzak görünüyor. Tüm örgütlü yapıların bu tür okumaları yapmak ve siyaset yapmanın çok daha zor olduğu, alanının daraldığı bir zeminde, olağanlaşan ve sıradanlaşan OHAL ortamında bunu başarmak için paradigmatik değişimin ötesinde güç kazanmaya da ihtiyaç var. Bu gücü atanamayan öğretmen gencin, evde yaşlılarına, çocuklarına bakan yorgun genç kadının, yalnız yaşayan annenin, saatler boyu çalışmak dışında hiçbir şey yapamaz hale gelen taşeron işçinin, çocuklarına düzgün bir eğitim isteyen anne-babanın, güvenceli bir meslek sahibi olmak isteyen trans gencin, işsiz milyonların dünyalarından, evrenlerinden, özlemlerinden almak zorunda. Üstelik bu özlemlerin hiçbiri birbirinden uzak, birbiri ile “konuşamayan” özlemler değil. Bilakis, birbirinden öğrenen, birbirine eklenen, birbiri ile büyüyecek yeni alanlar… Hem küresel kapitalizmin yarattığı kriz ve koşulları iyi anlamak hem de Türkiye’de karşı karşıya olduğumuz otoriter sağ kapanmayı aşmanın yolu emekçiler, işsizler, kadınlar ve gençlerin özlemlerini büyütecek bir yeni siyasetten geçiyor. Yol uzun ve karanlık ne yazık ki!

[1] TÜİK, ADNKS 2016 Sonuçları; Türkiye Aile Yapısı Araştırması 2016.

[2] Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Algısı Araştırması 2018, Kadir Has Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Araştırma Merkezi, http://www.khas.edu.tr/cms/kadin/dosyalar/files/2018TCKAA-9mart2018-V2.pdf

[3] TCMB, 2017-1 Finansal Hesaplar Raporu, İstatistik Genel Müdürlüğü, Parasal ve Finansal Veriler Müdürlüğü

[4] TÜİK, Türkiye Aile Yapısı Araştırması 2016.

[5] http://ec.europa.eu/eurostat/web/products-eurostat-news/-/DDN-20180615-1

[6] Konda, Türkiye’de Zaman Kullanımı, 2018. http://interaktif.konda.com.tr/tr/zaman_kullanimi/konda_zaman_kullanimi.php

[7] İPSOS, Sandık Sonrası Araştırması, Temmuz 2018. https://www.ipsos.com/sites/default/files/ct/news/documents/2018-07/Ipsos-SandikSonrasiArastirmasi-CnnTurk-2Temmuz2018.pdf

*Ece ÖZTAN
Siyaset Bilimi, Dr.
ece.oztan@sodev.org.tr

Bir Cevap Yazın