Ece Öztan – SODEV Sosyal Demokrasi Ulusal Sempozyumu’nun Ardından…

Zor bir yılı daha geride bıraktık… Demokratik siyasete inananlar, ifade özgürlüğü ve eleştiri hakkını kullanan akademisyenler, emeğin hakkını savunanlar, LGBTİ bireyler, yolsuzluklara karşı çıkanlar, evrensel hukuk ilkelerine bağlılığını koruyan hakimler, çocuklarının laik ve kamusal bir eğitim almasını isteyen ebeveynler, özgürce yaşamak isteyenler, barışı savunanlar, her alanda eşit bir yaşam mücadelesi veren kadınlar, meslek ilkelerine uygun hareket eden gazeteciler, medya çalışanları, idealist ve mesleğini layığıyla yerine getirmek isteyen eğitimciler, temsil edilme hakkı ellerinden alınan seçmenler, istediği şekilde yaşayıp çalışmak veya eğitim görmek isteyen gençler zor durumda.  Ülkemizde yaşadığımız bu zor dönemin yanı sıra, dünyada da sanki ayaklarımızın altındaki zemin çatırdıyor. Yurttaşlık, demokrasi, devlet, insan hakları ve özgürlükler alanındaki mutabakatlar sorgulanıyor. Diğer yandan muhalif hareketler cephesinde küresel çapta umut ve ilham veren bazı gelişmeler de oluyor: İngiliz İşçi Partisi’nin zaferi; küresel kadın direnişleri; Polonya, İzlanda, ABD, İrlanda, Arjantin gibi ülkelerde yükselen kitlesel kadın eylemleri; Çin’deki göçmen işçi hareketleri; Vietnam’daki grevler; işsiz gençlerin dünyanın farklı yerlerindeki protesto hareketleri; yerel dayanışma gruplarındaki çeşitlenme… Tüm bu gelişmeler;  ulusal ve küresel düzlemde iktisadi krizler; artan otoriterleşme beraberinde giderek yükselen belirsizlik, güvensizlik ve endişenin, yeni bir dil, yeni bir örgütlenme, yeni koalisyon arayışlarının da yansıması.

SODEV’in, 9-10 Aralık 2017’de gerçekleştirdiği Sosyal Demokrasi Ulusal Sempozyumu, içinde bulunduğumuz bu kritik eşikte, sol siyasetin yeniden ve etkili bir biçimde tartışılmasına zemin sağladı. SODEV üyeleri, akademisyenler, SODEV okulları öğrencileri, STK temsilcileri, medya mensupları ve siyasetçilerden oluşan ikiyüzü aşkın katılımcı ile gerçekleşen sempozyumun sonunda her geçen gün kaygısı artan milyonlara seslenen yeni bir siyasetin inşasının aciliyetini vurgulayan bir kapanış bildirisi yayınlandı.  Sempozyumda yapılan konuşmalardan oluşacak derleme kitap da, SODEV Yayınları arasında yer alacak önümüzdeki aylarda.

Köklü bir değişim ihtiyacı

Sosyal Demokrasi Sempozyumu’nun logosu, sol siyasetin kucaklaması gereken dönüşümü ve kurması gereken bağlantıları çok güzel temsil etmekteydi[1]. SODEV YK Başkanı Babür Atila’nın ve konferansı destekleyen Friedrich Ebert Stiftung Derneği Türkiye Temsilcisi Dr. Felix P. Schmidt’in açılış konuşmalarıyla başlayan sempozyumun ilk gününde “Sosyal Demokrasi ve Devlet” ve ardından “Sosyal Demokrasi ve Ekonomi” oturumları gerçekleştirildi. Açılış konuşmalarında vurgu sosyal demokrat siyasetin tabanı, örgüt yapıları, dili ve pratikleri bağlamında köklü değişimlere ihtiyaç olduğu yönündeydi. Oturumların öncesinde Altan Öymen, giriş konuşmasında yaşadığımız tecrübelerin, dünyada da benzerlikler gösterdiğine değinerek, geleceğin sol siyasette olduğunun altını çizdi. Dünyanın en karanlık dönemlerinin eşiğindeki ortam ile günümüzdeki gelişmelerin benzerliğinden söz etti.

İlk oturumda, Şule Özsoy Boyunsuz, hibrid özellikler gösteren otoriter rejimlere ilişkin kapsamlı bir karşılaştırmalı analiz sundu. Adil ve özgür bir iktidar yarışının bulunmadığı ülkelerde “patronlu başkanlık” rejimlerinin özelliklerinden hareketle; Türkiye’nin son 15 yılında adım adım tüm anayasal denge ve kontrol araçlarının devre daşı bırakılarak, servet-itibar aktarımını mümkün kılan kişiselleşmiş iktidarın yerleşmesi sürecine ışık tuttu. İktidarın el değiştirmesinden sonra demokratik kurumların tesisi için öncelikli olarak yasama organına kaybettiği yetkilerin verilmesi gerektiğine vurgu yaptı.

Saruhan Oluç da, güçlü parlamenter demokrasinin bir hedef olduğunu, ancak tek başına 2019 seçim süreci ile demokrasinin tesisinin mümkün olmadığını, tarihsel hatalara düşmeden, çoğulculuğun kabulüne dayanan en geniş ortaklaşmanın inşa edilmesi gerektiğinin altını çizdi. Hiçbir parti ya da hareketin bunu tek başına çözemeyeceğine değinen Oluç, demokratik siyaset zeminine sahip çıkacak demokrasi, emek ve barış güçlerinin, kadın hareketinin, STKlar, sendikalar, meslek örgütleri ve vicdan sahibi bütün yurttaşların güçlerini birleştireceği ortaklığın elzem olduğunu vurguladı.  Kısacası Sosyal Demokrasi ve Devlet Oturumu, sosyal demokrat bir siyasetin ancak çoğulcu ve demokratik bir restorasyon, Cumhuriyet ilkeleri ve kazanımlarına sahip çıkma ve parlamenter rejime dönüş perspektifi ile kararlı bir ortaklaşmanın üzerine inşa edilebileceği vurgusu ile tamamlandı.

Yeni bir kamuculuk ve emek

İlk günün ikinci oturumu olan Sosyal Demokrasi ve Ekonomi oturumunda ekonomi politikalarının, hukuk ve demokratik haklardan bağımsız düşünülemeyeceğinin altı çizildi. İzzettin Önder, sosyal politikalar ve sosyal devlet olgusunun gelişimini; ekonomik sistem, sınıflararası güç ilişkileri ve dünya konjonktürü bağlamında değerlendiren bir konuşma yaptı. Yaygın kamulaştırma, herkesi kapsayan bir kamusal sigorta sistemi olmaksızın; mülkiyet ilişkilerini sorgulamaksızın geliştirilen sosyal siyaseti eleştiren Önder, sosyal politika taleplerinin de bu bağlamda geçici araçlar olduğu düşüncesini tartışmaya açtı.

Ayşe Buğra, ekonomik küreselleşme dinamikleri içerisinde değişen çalışma yaşamına bakarak; güvensizlik, belirsizlik, yalnızlık ve yabancılaşma duygularının toplumun çoğunluğu açısın ortaklığına değindi. Dolayısıyla sosyal demokrat bir siyasetin, emek alanındaki dönüşüm ve bu ortak paydaları dikkate alan siyasal bir ufuk ve tahayyüle ihtiyacı olduğunu hatırlattı.

Selin Sayek Böke, siyaseti seçim kazanmaya indirgemek yerine, toplumu dönüştürücü anlamını kendimize anımsatarak hayallerimize sahip çıkma meselesi olarak görmemiz gerektiği yönünde bir hatırlatma ile konuşmasına başladı. Böke, sosyal demokrat değerler üzerinden yapılacak bir siyasi mücadelenin, Türkiye siyasetinde dönüştürücü bir güç olacağının altını çizdi.  Böke ayrıca, 2018 bütçesinin bir yağma ve talan bütçesi olduğunu somutlayacak bir dille yurttaşlara ulaşmak; stratejik bazı sektörlerin kamulaştırılması da dahil olmak üzere yeni kamuculuk üzerine düşünmek ve emeğin mevcut koşullarını dikkate alan yeni örgütlenme ve mücadele pratikleri geliştirmenin aciliyetine vurgu yaptı. Kısaca, Ekonomi oturumunda konuşmacılar, farklı perspektif ve deneyimlerden sınıf meslelerini mevcut konjonktürde öne çıkarma gereğinin altını çizdiler.

İnsan ve mücadele

Sempozyumun ikinci günü, ilk oturum Taner Timur ile Şebnem Korur Fincancı’nın konuşmacı olarak katıldığı Sosyal Demokrasi ve İnsan idi. Taner Timur; Eski Yunan’dan, Ortaçağ Avrupasına, Hümanizm düşüncesi ve Rönesanstan, I. Enternasyonal ve Ekim Devrimi’ne yurttaşlık ve insan anlayışının gelişimine ilişkin kapsamlı bir perspektif sundu. Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan süreci felsefi ve tarihsel dinamikleri ve kırılmalarıyla analiz eden konuşması, günümüz Türkiye’sindeki bölünmeleri anlamak için çok aydınlatıcıydı. Cumhuriyet’in yüz yılına yaklaştığımız bir süreçte insan hak ve özgürlükleri açısından içinde bulunduğumuz hazin durumun tarihsel arka planı, küresel kapitalizmin yıkıcı koşullarında hak ve özgürlük siyasetinin örülmesinde hatırda tutulması gereken bir bagajdır. Şebnem Korur Fincancı da, bu coğrafyada insan haklarının tarihsel ve güncel durumunu çarpıcı örneklerle değerlendirdi. Otoriter söylem, artan şiddet ve baskı ile kadına yönelik şiddet gibi farklı türden insan hakları ihlalleri arasındaki ilişkilere değinen Fincancı, mücadele ruhu ve enerjisini sempozyuma yansıttı.

Geleceğin siyaseti

Sempozyumun son oturumu sosyal demokrasinin geleceğinin tartışıldığı oturum oldu. Özgür Mumcu, kapitalizmin üretim ilişkilerinin önemli bir değişim geçirmekte olduğunu, önümüze çıkan seçeneklerin gözetim ve çatışmaya dayanan bir gözetim toplumunu temel alan distopik bir gelecek ile sınırların kalktığı, paylaşım ekonomisine dayanan bir ağ toplumu olduğunu belirtti. Bu çerçeve ile Mumcu, insanlığın savunulması için sol siyasaetin önümüzdeki yegane seçenek olduğunu ortaya koymuş oldu. Kısaca “ya sol gelecek ya da insanlığın sonu gelecek” dedi. Küresel gelişmelerin ötesinde Mumcu, Türkiye’de sol siyasetin herhangi bir yarını olabilmesi için içinde bulunduğumuz baskıcı kapanma ortamının en acil ve önemli hedefinin demokratik bir tartışma platformu oluşturmak olduğunu vurguladı.

Mehmet Karlı ise özel olarak Türkiye’de sol bir siyaset tahayyülü için öncelikli hedefin, her konuda aynı masada oturamasak da, en geniş ittifak ile yürümek olduğunu belirtti ve bunu, solun kimliğini bulanıklaştırmadan yapmanın mümkün olduğunun altını çizdi. Bu nedenle, OHAL koşullarında yapılacak seçimi şimdiden gayrimeşru ilan etmek; ekmek ve hürriyet kavgasını, kendi dilimizi oluşturarak sivil, aracısız bir sosyal demokratik siyaseti yükseltmemiz gerekmektedir. Karlı bunun sadece rasyonel siyaset hesaplarıyla değil hürriyet, eşitlik, kardeşlikte ifadesini bulan bir duygudaşlığın somut bir dil ile ortaklaştırılabileceğine dikkati çekti.  Bunu, “milli – gayrımilli” dili üzerinden değil, ancak ekmek ve hürriyetin dili başarabilir. Dünyada da yükselen sağ popülist dalgaların oluşturduğu yıkımlara karşı aynılaşarak bir çıkış üretmek mümkün değildir. Dünyanın bugün, yeni ve radikal kopuşlara ihtiyacı vardır. Yeni bölüşüm politikalarını somutlamak zamanıdır; çünkü bugün temel çelişki hiç olmadığı kadar sınıf çelişkisidir.

İki günlük sempozyumun çay-kahve molalarına, katılımcıların soru ve değerlendirmelerine ve sempozyumun tüm atmosferine yayılan ortaklık da; acil bir dil, acil bir birliktelik ihtiyacı oldu. Sempozyum oturumlarının yürütücülüğünü üstelenen İbrahim Kaboğlu, Burhan Şenatalar, Ercan Karakaş ve Aydın Cıngı da, konuşmacıların değerlendirmelerindeki ortaklıklara dikkat çekerek; sosyal demokrasiyi yeni bir siyaset ve tahayyül olarak ortaya koyma yolunda, demokrasi güçlerinin çoğulcu konsolidasyonu ile solun emek eksenli, kitlelere ulaşan yeni ve somut bir dile olan ihtiyacına bir kez daha dikkat çektiler. Kısaca, SODEV’in sosyal demokrasi sempozyumu hepimize umut verdi, güç kazandırdı, taze bir nefes oldu.

Oyun bozucu hamleler

Sempozyumun ardından bir ayı aşkın zaman geçti ve ülkemizde bu ortak duygudaşlığı muhalif bir bloğa dönüşümünü engelleyecek savaş da dahil her yolun deneneceğinin işaretleri veriliyor. “Yerli ve milli” konsolidasyon, itiraz eden her sesi düşmanlaştıran, susturan, baskılayan bir korkutma harekatı ile birarada yapılıyor. Tüm bunların farkında olarak oyun bozucu hamleler yapmak gerekiyor. İnsandan, hayattan, barıştan ve emekten yana. Ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin oranının %26’yı aştığı, Türkiye nüfusunun %50’den fazlasını 1980 sonrası doğan Y kuşağı ve 2000’ler sonrası doğan Z kuşağından oluştuğu düşünüldüğünde, dindar-kindar, diledikleri zaman bedenlerine el konulan işsiz bir gençlik tahayyülünün karşısında özgür, güvenli ve mutlu bir çocukluk ve gençlik tahayyülünün somutlanmasıdır oyun bozucu olan.

Oyun bozucu olan; hem üniversite mezunu işsiz gencin yüreğinden hem de taşeron işçinin yarını düşünemediği tedirginliğinden geçen bir dildir. Oyun bozucu olan; kentli genç kadın işsizliğinin %30’u aşarak en yüksek seviyelere çıktığı günümüzde, artık okusa da meslek sahibi olamayabileceğini hisseden kadınların ayaklarının altındaki tüm zeminin kaymasına ilişkin öfkelerinden beslenen bir dildir. Oyun bozucu olan; çözemediği tüm endişeler için, her türlü yalanı, baskıyı gizleyen mutsuz yuva masalı aileyi öne çıkarmak değil, onurlu bir gelecek tahayyülü yaratmaktır. Oyun bozucu olan; cinsel istismara uğrayan çocukların çığlığı, milyonların vicdanı, mahalledeki güç, kantindeki umut, evdeki mutluluk, doğadaki renk, geleceğin düşü olabilmektir.  Korkunun kilitlediği odada yaşamak ve onun diline mahkum olmak değil!

*Ece ÖZTAN
Siyaset Bilimi, Dr.
ece.oztan@sodev.org.tr

[1] Sosyal Demokrat Dergi’nin görsel yönetmeni İnan Dağdelen’in tasarımı olan sempozyum logosu, sosyal demokrasinin kırmızı gülünün kırmızı ve morun farklı tonlarında değişimini, bağlantıları ve genç bir çizgiyi çağrıştırıyordu. Katılımcılardan da benzer yorumlar gelmesi bu etkinin karşılık bulduğunun işareti olarak yorumlanabilir elbette.

Bir cevap yazın