Ece Öztan – Katılım, Neoliberalizm ve ‘Davetli’ Yurttaşlar

Bu yazıda yurttaşlık ve demokrasi ile ilgili tartışmaların odağı olarak katılım nosyonu ile neoliberal yönetim zihniyeti çerçevesinde farklılaşan “yurttaşlıkları” tartışmak istiyorum. Bu çerçevede, küresel epistemik topluluklarca dolaşıma sokulan neoliberal yönetim zihniyetinin dayandığı toplulukçuluk düşüncesini, katılım meselesi üzerinden incelemeye çalışacağım. Bu ittifak ile küresel neoliberal politik ekonominin geniş kaybedenleri safında, küresel kapitalizmin mantığına eşlik eden bir başka nosyonun daha işlerlik kazandığını görüyoruz. Eski toplulukçu söylemin neoliberal dönemde karşımıza çıkan şekli, topluluk temelli bir yurttaşlık ahlakı diline sahip çıkmaktadır. Ancak neoliberalizmi, en tepedeki hegemonik söylemlerin yayıldığı alanlardan, gündelik yaşama dek bütüncül bir blok olarak ele almaktan kaçınarak farklı düzeyleri ayırt etmek önem taşımaktadır. Ölçekler arasındaki ilişkilere dair daha nüanslı bir okuma, yurttaşlığın sınırlarını genişletmek, farklı yurttaşlıklar tahayyül edebilmek ve varolana meydan okuma enerjisi için elzemdir.

Neoliberal toplulukçuluk ya da toplulukçu neoliberalizm

Topluluk vurgusu ile liberalizm ilk elde kulağa uyumlu gelen bir birliktelik değil aslında. Felsefi bir tavır olarak toplulukçuluk, liberalizmin bireyciliğine karşıt bir felsefi yönelimi temsil eder. Toplulukçuluk 1980’lerde,  agresif neoliberal yeniden yapılanma sürecine karşı politik bir tavra da dönüşmüştür. Bu tavır, sosyal ağlar, akrabalık ilişkileri, mahalle grupları veya yerel ağlar aracılığıyla üretilen temel değer ve kimliklerin yitimi ile oluşan “anomi”, “sosyal parçalanma” veya “dışlanma” gibi sorunlara işaret etmektedir. Toplulukçu bakış açısından hem piyasa merkezli bireycilik hem de geçmişteki merkezi, bürokratik ve müdahaleci aygıtı ile refah devleti, toplumsal orta alanda örgütlenen bu değer ve kimliklerde tahribata yol açar.

Neoliberal sosyo-ekonomik yeniden yapılanma sürecinin topluluk merkezli bakış açısıyla eleştirisi, 1980 ve 1990’larda etkili think-thank’ler, yayın organları ve siyasal danışmanlar aracılığıyla da yaygınlaşmıştır. Avrupa’da sosyal demokrat partiler, ABD’de de Demokratlarca agresif neoliberalizme karşısında adapte edilen geniş bir söylem alanına dönüşmüştür.  Akademide de benzer bir eğilimi sosyal sermaye çalışmalarında yaşanan patlamadan izlemek mümkün. Böyle bir bağlamda kentlerin yoksul mahalleleri, sosyal refah yardımlarının kurbanı olan, ahlaki, ekonomik ve sosyal olarak aykırı bir distopya olarak resmedilmektedir[1]. “Mahalle etkisi” araştırmaları ile yoksulluk, yoksul mahallelerce üretilen bir olgu olarak ele alınmaktadır. Mahalle etkisi ile paralel çizgideki sosyal sermaye araştırmaları için de benzer bir durum söz konusudur. Yeni yaklaşım AB düzeyinde de sıklıkla gündeme gelen “mahalle yönetişimi” gibi eğilimlerle de paralellik göstermektedir. Bu eğilim risk hesaplarına dayalı güncel sosyal siyaset yaklaşımları ile de uyum içindedir. Örneğin bugün pek çok ülkede kentsel yenilenme, yerel sağlık veya topluluk ilişkilerine ilişkin üçüncü yol politikaları özellikle yoksun mahallerde ve “dışlanmış” topluluklarda sosyal sermayenin inşa edilmesi ve harekete geçirilmesini hedeflemektedir.

Bu söylem alanı 1990’lar ve sonrasında yeni bir “üçüncü yol” stratejisi olarak farklı pratik ve gündemler içerisine de adapte edilir. Kuşkusuz somut tarihsellikler toplulukçuluğun neoliberalizmle eklemlenme koşul ve biçimlerinde etkilidir.

Katılım, Aktif Yurttaşlık ve Apolitikleşme

Neoliberal toplulukçu aktif yurttaşlık, yurttaşlığı daha çok iş piyasasına katılım ile tanımlamanın yanı sıra, birey-aile ve topluluk temelinde diğer sorumluluklara vurgu yapan ahlaki bir dili içermektedir. Bu sorumluluk alanları enformel alanlarda sosyal sermayelerin harekete geçirilmesine dayanır. Bu nedenle yeni dönemde sosyal siyasetin mekanı ulusaldan kente, vurgusu haktan sorumluluğa, yurttaşlardan “risk gruplarına” ve “ailelere” kaymıştır.

Yumuşak kültürel vurgularına rağmen, yeni sağ ile önemli paralellikler taşıyan toplulukçu neoliberal yönetim zihniyetinin kullandığı retorik, toplumsal hareketlerin güçlenme, faillik vurguları olmuştur. Hegemonik bir hale gelen bu söylemlerdeki güçlenme ve faillik vurgusu, eşitlik ve toplumsal adalet temelli sosyal hareketlerdeki temellerin aksine, olabildiğince apolitik bir tarzda ortaya konulmaktadır. Piyasalaşma ve kentsel yönetişim süreçlerinin önemli bir sonucu da, sorunların apolitikleştirilmesi ve kentsel yönetişimin teknik sorunları olarak formüle edilmesidir. Sorunların apolitikleştirilmesi, genel olarak eşitsizlik, ayrımcılık, bölüşüm gibi paradigmalardan koparılmasıyla ilgilidir. Bunun bir görünümü de, sivil toplumun geniş bir kesiminin, yerel siyaset içinde uzun vadeli hedeflerle sosyal hareketler olarak değil de, kısa dönemli bir perspektif ile hizmet tedarikçileri olarak konumlanmaya teşvik edilmesidir.

 

Yeni yurttaşlık anlayışı ile göçmenler, uzun süreli işsizler, yalnız anneler, eğitimsiz ve alt-sınıf gençler, hastalar ve engelliler gibi sosyal yardım alan çeşitli kesimler “iyi yurttaşlığa” tehdit oluşturan sosyal kategoriler olarak tanımlanmaya başlamıştır. Bu çerçevede katılım vurgusu, “ehil görülmeyen yurttaşlar”a yönelik bir davetli yurttaşlar alanı yaratır. Yerel kalkınma ve planlama alanında Afrika ve Latin Amerika üzerine çalışmalar yapan Franak Miraftab, tabanda gerçekleşen enformel katılım alanlarını “çağrılı alanlar” (invited spaces) ve keşfedilen alanlar (invented spaces) olarak ikiye ayırıyor. Miraftab’ın ayrımına göre çağrılı alanlar, destekçiler/ortaklar ve hükümet girişimleriyle meşrulaşan müttefik NGO’lar ile tabanda yürütülen ve katılımcı demokrasiyi inşa eden enformel siyaset alanlarıdır. Bu alanlar günümüzde “sorunlu mahalleler, uzun süreli işsizler, yalnız anneler, radikalleşen gençler gibi her toplumsallığın kendi içerisindeki “ötekileri” ile ilişkilerinde geliştirdiği bir projeler kompleksi yaratmış görünmektedir.

Keşfedilen alanlar ise, yine taban ve tabanın kolektif eylemleri ile şekillenen ancak otorite ve statüko ile doğrudan çatışma içerisine giren enformel siyaset alanıdır. Çağrılı alanlar, genellikle aşağıdakilerin hayatta kalma, baş etme yolları ve mekanizmaları ile donatılmasının desteklenmesine dayanır. Diğer taban aktivizmi ise daha geniş bir toplumsal değişme umuduyla statükoya kafa tutarak egemen güç ilişkilerine direnir. Çağrılı alanlarda yapılan eylemlilikler, ne kadar yaratıcı olurlarsa olsunlar, sosyal sermayelerin harekete geçirilmesi yoluyla varolan güçlüklerle başa çıkmayı hedefler; fon sağlayıcılar ve yönetimlerce onaylanırlar. Diğerinde ise yalnızca başa çıkma değil, direnme vardır. Medya diğer alanı yıkıcı ve “aşırı” olarak resmeder veya genellikle görmezden gelir. Enformel siyasal katılıma yönelik katı bir ikili ayrım, çatallanmış bir sivil toplum sunar: Çağrılı alanlarla ilişkili olarak otantik bir sivil toplum ile “aşırı” ve yıkıcı sivil toplum. İki yurttaşlık alanına ilişkin karşıt bir konumlama sözkonusudur. Sivil toplum katılımına uygun alanlar olarak ilkinin karşısında diğeri sürekli kriminalize edilir. Ana akım kalkınma literatüründe de bu eğilim belirgindir. Yoksulların başa çıkma mekanizmlarının altını çizen kolektif eylemler, sivil toplumun kutsanan sosyal sermayesi olarak belli eylem biçimlerini meşrulaştırır.

“Davetli” katılım alanları dışında gerçekleşen enformel katılım alanlarına yönelik kriminalize edici ya da en hafifinden yok sayıcı eğilimler ile ana akım medya ve siyasetin alanında seslerini duyurması yönünde önemli engeller bulunmakla birlikte, genel olarak enformel katılım alanları, refah alanının ve yurttaşlıkların dönüşümüne yönelik mücadelelerin konusu yapabilir. Bu anlamda davet edilen ya da keşfedilen alanlar birbirleri ile geçişken alanlardır. Nitekim neoliberal toplulukçu yönetim stratejileri başarısını bir ölçüde, kentsel yoksullar ve öteki yurttaşların yaratıcı direniş alanları ve enerjilerini söylem alanına katarak hegemonikleşmektedir. Ancak tersi de olasıdır.

Türkiye özelinde göç ve neoliberal dönüşümler çerçevesinde şekillenen kentsel alanlarda toplulukçu neoliberal söylemin hegemonikleşmesi sürecini, İslamileşme, muhafazakarlaşma tezlerinin ötesinde değerlendirmek gerekir. Türkiye koşullarında yerel aktörler, bürokrasi ve alt sınıfları bu hegemonik projeye ekleme gücü olan toplulukçuluk neoliberalizm ittifakı çerçevesinde de değerlendirmek gerekir. Yerel bağlam ve özellikle kentsel politikalar ölçeği; yardım gibi vurgular içeren spirtüel bir dil; geleneğin gücü, cemaat yapıları ve ilişkilerine ağırlık veren bir örgütlenme modeli; gelişen bir özel girişimciler ağı ve enformel siyaset alanındaki aktörlerin dili ve enerjisini kullanma pratiği, neoliberal toplulukçu eklemlenmenin hegemonik gücünün dayanaklarıdır.

Kuşkusuz bugün Türkiye’de, gerek kent ölçeğinde, gerekse ulusal siyasal alanda yaşadığımız ağır tahribat, öncesinde neoliberal-toplulukçu-dinci ittifakın kurduğu hegemonya üzerine oturtulmuştur. İçinde bulunduğumuz dönemde katılım, “davetli” alanların dahi, sivil toplumun hemen hemen tüm aktörlerine kapatıldığı bir distopyaya benziyor daha çok.

[1] Baeten, G. (2007). The Uses of Deprivation in the Neoliberal City. Rotterdam: Nai Publishers, s.46.

*Ece ÖZTAN
Siyaset Bilimi, Dr.
ece.oztan@sodev.org.tr

Bir Cevap Yazın