Dinçer Demirkent – Türkiye’nin Anayasa Sorunu ve 20 Temmuz Rejimi

Türkiye’nin anayasa sorunu, 20 Temmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal sonrası oluşan fiili rejimin ötesinde bir anlam taşımaktadır. Burada tartışmaya açacağım tez, 20 Temmuz rejimi öncesinde ve sonrasındaki anayasa sorununu birlikte düşünmek gereğidir. Bunların güncel önemleri bakımından farkları karşılaştırılmaz olsa da 20 Temmuz rejimini aşacak gelecek perspektifini ortaya koyabilecek anayasal siyaset bakımından birlikte ele alınmaları gerekir. Bu tezi tartışılabilir kılmak ve açıklığa kavuşturmak birbiriyle iç içe geçmiş üç kavramı analitik bir çerçeve içinden sunarak yazımı tamamlayacağım: Türkiye’nin anayasa sorunu, anayasal siyaset ve 20 Temmuz rejimi (anayasasızlaşma).

Türkiye’nin Anayasa Sorunu

Bülent Tanör 1990 yılında yazdığı ve Türkiye’de insan haklarının çeşitli açılardan fotoğrafını çekerek analizini yaptığı kitabın başlığını “Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu” koymuştur. Bu başlığı koymasının nedeni olarak da insan hakları tablosunda yer alan yüzlerce soruna odaklanmak yerine bütünü görebilme amacına yöneldiğini ifade etmiştir.[1] “Türkiye’nin anayasa sorunu” ifadesini benzer bir içerikle kullanıyorum. Cumhuriyet tarihimiz anayasal sorunlar ile doludur. Hatta bizzat anayasanın kendisinin siyasal iktidar sahiplerince sorun olarak algılandığı açıkça vurgulanmıştır. Tarık Zafer Tunaya’nın deyimiyle Abdülhamid’in istibdadından başlayarak Türkiye’de bir “anayasa romantizmi” var olmuştur. Anayasa ile bütün sorunların çözüleceğine inanılır. 1908’de anayasanın yeniden uygulanacağının ilanı bu nedenle “hürriyetin ilanı” olarak adlandırılmıştır.[2] Yine 1924 Anayasası’nın çoğunlukçu anlayışına dayanarak siyasal iktidarını azınlığı yok etmek için kullanan Demokrat Parti’ye karşı yükselen eleştiriler, Anayasa’ya da yönelmiştir.  CHP öncülüğünde başlatılan Anayasa seminerleri -1950’lerin sonunda yayınlanan “İlk Hedefler Beyannamesi” gibi- 1961 anayasasına şekil verecek ilkeleri ortaya koymuş; 1961 Anayasası ise özellikle Adalet Partisi iktidarında hem siyasal iktidar hem de sermaye çevrelerince yoğun eleştirilere tabi tutulmuştur.[3] 12 Eylül cuntasının eseri olan 1982 Anayasası ise Türkiye’de darbe sonrası biçimsel demokrasiye geçildiği andan itibaren yoğun bir eleştirinin konusu olmuştur. Anayasa 1987’den başlayarak defalarca değiştirilmiş ve 2004’e gelindiğinde neredeyse üçte ikisi değiştirilerek sıradan bir burjuva demokrasisine uygun biçimsel özellikleri sağlayacak bir hale getirilmiştir. 

Fakat Türkiye’de anayasa tartışması burada da kapanmamıştır. Mümtaz Soysal’ın 1969’da çok yerinde bir biçimde vurguladığı gibi “Anayasa sözünün bıkkınlık verecek kadar sık kullanıldığı başka bir toplum bulmak herhalde çok güç. Türk toplumu, her tartışmasında, her yazısında, her söylevinde ‘anayasa’ sözünün edildiği bir toplum oldu.”[4] Soysal’ın kitabına bu cümlelerle başlamasında Türkiye’de onun icat ettiği bir anayasa anlayışı vardır. Anayasalar, ancak siyasal-tarihsel bir diyalektik yöntemle anlaşılabilirler, yani kurtarıcı ya da baş belası olarak değil, siyasal çatışmaların denge zemini olarak var olurlar ve ancak bu çerçevede kavranabilirler.

Türkiye’de anayasa kavramının itibarını yitirmeye başladığı tarih olarak 12 Eylül 2010 referandumuna giden süreci ve sonrasını imleyebiliriz. Referanduma giden süreçte “evet” propagandasının temel dayanağı üçte ikisi değiştirilmiş olan darbe anayasasına uyma gerekliliği olmamasıydı. Referandumun yargının Gülen çetesine teslim edilmesi amacını gizlemeye dönük bu propaganda burada kalmadı elbette, daha ulvi bir amaca hizmet etti. Anayasaya uyma zorunluluğu olmayan bir iktidar, Norveçli siyaset teorisyeni Jon Elster’in kanonik eserinde[5] vurguladığı gibi Ulysses mitinde olduğu gibi sirenlerin sesini duyduğunda çıldırırdı. Ulysses’in sirenlerin bulunduğu adaya yaklaşırken kendisini gemisinin direklerine bağlamasının nedeni buydu. İşte burjuva demokrasilerinde anayasaların işlevi de bu. İktidarın çılgınca davranmasını engellemek, onu kural ve kurumlarla bağlamak… 2011’de kurulan anayasa uzlaşma komisyonu 1982 Anayasası’nın bağlayıcılığını fiilen ortadan kaldırmıştı; bu dönemde İçişleri Bakanı’ndan Başbakan’a varana kadar “bu anayasaya uymak zorunda değilim”, “ anayasa mahkemesi kararına uymak zorunda değilim” gibi sesler yükselmeye başladı. Komisyon “Türkiye’nin anayasa sorununa gelip tıkandığında ise zaten baştan belli olan sonuç ortaya çıktı. Komisyon dağıldı, artık ne eski ne de yeni bir anayasa kaldı.

Peki bu komisyonun dayandığı anayasa sorunu neydi? Bunu yanıtlamak için Weimar Almanyası ve sonrasının kötü şöhretli kamu hukukçusu Carl Schmitt’in anayasa ve anayasal yasa ayrımını kuran “pozitif anayasa kavramı”na başvuracağım.

“pozitif anayasa kavramı’na dayanan bu ayrım, anayasayı siyasal birliğin somut varoluşuna ilişkin kararına dayandırır. Anayasa bir siyasal birliğin, biçimine ve tipine ilişkin kararıdır. Bir siyasal birliğin cumhuriyet mi yoksa monarşi mi olacağı; cumhuriyetin bir konsey cumhuriyeti mi yoksa bir burjuva cumhuriyeti mi olacağı, burjuva cumhuriyetinin tekçi mi çoğulcu mu olacağına dair somut karar anayasa metninden önce gelir. Metnin temel çekirdeğini de bu somut karar oluşturur. Anayasa metninin geri kalanı Schmitt’in anayasa öğretisinde ‘anayasal yasa’ olarak adlandırılır. Örneğin 1924 Anayasası tartışılırken cumhuriyete ilişkin maddenin mi, ilk sekiz maddenin mi yoksa anayasanın tümünün mü değişmez ilan edileceği tartışması bu çekirdeğe dayanmaktadır.”[6]

Türkiye’nin anayasa sorunu bu anlamda anayasal sorunlardan farklı olarak siyasal birlik hakkında verilen karar ile ilgilidir. Bu bağlamda somut siyasal varoluşu, yani siyasal birliğin biçimini ve tipini belirleyen kararın yarattığı sorunun temelinde, siyasal birliğe kimlerin dahil edildiği ve anayasanın hangi siyasal çatışma zeminlerine açık, hangilerine kapalı olduğu vardır. 1921 kuruluşu ile 1924 kuruluşu arasında nüfusun, bu nüfusun üzerinde yaşadığı toprağın ve bu nüfus ve toprak üzerinde kurulan egemenliğin biçimlenişi Türkiye’nin anayasal sorunudur. Sorun egemenliğe sahip olduğu varsayılan çokluk olarak halkın birleştirilme biçimine ilişkindir. Sınıfsal, etnik, dilsel farkları ve çatışma zeminlerini görmezden gelen 1924 kuruluşu Türkiye’nin anayasa sorununun temelidir.[7]

20 Temmuz Rejimi ve Anayasasızlaşma[8]

Türkiye’nin anayasa sorunu, 20 Temmuz rejimi olarak adlandırdığım fiili süreç ile başka bir boyuta taşınmıştır. Bu boyut anayasanın kararnameler ile değiştirilebilir, yok sayılabilir konuma indirgenmesi, anayasasız fiili bir rejime geçilmesi sürecidir. Yukarıda Elster’den aktardığım Ulysses ve Sirenler mitinde olduğu gibi dizginleri olmayan bir keyfilik rejimine geçilmiştir. Bu süreçten adını koyarak bahsetmekte Türkiye’nin anayasa sorununun taşındığı yeri anlamak bakımından fayda var.

Türkiye’de 20 Temmuz rejimini yaratan süreci anayasal bir kavram olarak diktatörlük ile açıklıyorum. Diktatörleşme sürecini ise asıl olarak anayasal bir demokrasi momenti olan Gezi direnişinden başlatıyorum. Diktatörlük, Roma döneminden miras kalmış klasik bir kamu hukuku kavramıdır. Modern siyasette Machiavelli’den Hobbes ve Locke’a yansımalarını barındırır. Kavramın klasik anlamı, olağan normlar ve kurumlar düzeni içinde atlatılamayacak olan siyasal bir krizin kendisine diktatörlük yetkileri verilen ve bu kurallarla bağlı olmayan bir kişi tarafından aşılmasıdır. Locke’un düşüncesinde modern anlamını bulmuş, anayasal düzen içinde kurumsallık kazanan bu istisnai forma yönelik eleştiri Carl J. Frederich’ten gelmiştir: Hukuki düzen tehlikedeyken hukukun ihlalini meşrulaştırabilir misin?[9]

2010 referandumuyla itibarsızlaştırılan, 2011’de kurulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun dağılmasıyla yok hükmünde olduğu iddia edilen anayasa, 2013’te Türkiye’de anayasal-popüler demokratik bir kurucu siyasetin ortaya çıkmasının ardından Erdoğan bir kriz eşiğini daha atladı. Aslında neredeyse 2010 referandumundan beri her seçim, Türkiye’nin temel anayasal krizlerini aşmak için Erdoğan’a verilen bir yetki olarak kurgulanmıştı. “Vesayet”in kaldırılması söylemi bağlamında Türkiye’de liberaller buna onay verdiler, Kürt sorununun çözümü bağlamında demokratlar buna onay verdiler, Kürtlerin taleplerinin bastırılması bağlamında milliyetçiler ve ulusalcılar buna onay verdiler. Fakat hangi bağlamda olursa olsun Erdoğan siyasal-anayasal krizi çözecek bir diktatör yetkisi için çabaladı ve her seferinde aldı da. Vesayet söylemi içinde bu yetkiyi kullanırken ceza usul hukukuna ve anayasal normlara ilişkin ihlaller aynı çevrelerce görmezden gelindi. Kürt sorununun çözümü söylemi, Kürtlere yönelik davalar ve yargının ele geçirilmesi süreçleri ile yan yana sürdürüldü. Kürt siyasal taleplerini yok etmeye yönelik politika bağlamında bütün anayasal kurallar askıya alındı. Dolayısıyla siyasal olarak aşılacağı varsayılan her kriz bir diktatörlük eşiği olarak görüldü. Her seçim süreci de aslında Erdoğan’ın diktatörlük yetkilerinin onayına dönüştürüldü.

15 Temmuz’da Erdoğan’ın eski müttefiki Fethullah Gülen çetesinin darbe girişimi sonrası -Erdoğan’ın ifadesiyle bir lütuf sonucu- yaratılan 20 Temmuz fiili rejimini yaratan zemin bu diktatörleşme zeminidir. 7 Haziran 2015’te tek başına iktidarını kaybetmesinin ardından bu zemini, diktatörleşmenin popüler meşruiyet zeminini kaybetmesinin ardından açık zora başvurulan dönemde ise 20 Temmuz rejiminin gerçek anlamı oluşmaya başlamıştır. 20 Temmuz’da ilan edilen olağanüstü hal anayasal bir kurum olarak olağanüstü hal ile mukayese edilemez. Bunun için tek şeyi söylemek yeterlidir. Anayasal olağanüstü hal, eski düzene, yani krizden önceki normatif düzene dönmek amacıyla kaimdir.[10] Erdoğan’ın 20 Temmuz rejimi ise yeni bir düzen kurmak için, fiili rejimi meşrulaştırmak için ilan edilmiştir. 16 Nisan’da Cumhurbaşkanı’nı diktatör yetkileri ile donatan anayasa değişikliğinin istisnai rejim koşullarında yapılmasının nedeni budur.[11]

Dolayısıyla anayasasızlaşma ya da diktatörleşme olarak adlandırdığım süreçte Türkiye’nin anayasa sorunu, mevcut sorununun çok ötesine taşınmıştır. Türkiye, yeni Türkiye olarak adlandırılmakta olan yeni bir rejim inşası sürecindedir ve siyasal iktidarı sınırlandıracak, onun denetimi dışında herhangi bir anayasal kurum 20 Temmuz rejimi içinde ayakta kalmamıştır.

Anayasal Siyaset ve Kuruculuk

Kurucu iktidar üzerine düşünen anayasacılar ve siyaset bilimcilerin demokratik kurucu iktidar bağlamında yaptıkları temel vurgulardan biri olağan dönem siyaseti ile anayasal siyasetin iki ayrı momente denk düştüğüdür.[12] Olağan dönem siyaseti anayasal yasal sınırlar içinde cereyan eder. Nüfusun politizasyon düzeyi oldukça düşüktür. “Anayasa sorunu”na ilişkin meseleler olağan siyasetin gündemine çok fazla düşmez. Anayasal siyaset momentlerinde ise siyaset anayasal sınırların tam üzerinde cereyan eder. Nüfusun politizasyon düzeyi çok yüksektir ve asıl mesele “anayasa sorunu”dur. Dolayısıyla bu dönemde siyasal mücadele ve tartışmalar siyasal-anayasal kuruculuk bağlamında gelişir, anayasal siyasetin temel kaygısı kurumlar yaratmak, bir gelecek kurmaktır.

Türkiye demokratik kuruculuğun gelecek perspektifini içeren bir siyasal momenti 2013 Haziranından başlayarak yaşamış, ülkedeki mevcut bütün temsili kurumları aşan ve hiçbir temsili yapının kuşatamadığı bir demokratik çokluk siyaset sahnesinde kurucu rolüyle ortaya çıkmıştır. Lise öğrencilerinden evde çalışan kadınlara, etnik, dilsel ve siyasal farklılıkları ile birlikte özgür bir geleceği mevcut “anayasal sorunu” aşacak bir perspektiften ülkeyi yeniden kurmaya aday bu demokratik moment haliyle hiçbir mevcut siyasal temsili kurum –parti, sendika vs. – tarafından kavranabilmiş değildir.

Gezinin karşısında demokratik kurucu gücü ve gelecek perspektifini taşımayan yeni bir rejimin inşası süreci vardır. Demokratik meşruiyetini kaybetmiş, kaybettikçe zor ile yöneten ve inşa faaliyetine giren 20 Temmuz Rejimi’nin karşısında ancak demokratik kuruculuğu içeren bir anayasal siyaset ile çıkılabilir. Çünkü ülkedeki bütün kurumlar çökmüştür, yeniden yaratılmaları, demokratik bir gelecek perspektifi içinde yeniden kurulmaları gerekir. Yazımın başında belirttiğim tezi bu kavramsal çerçeve bağlamında yenilersem, 20 Temmuz rejiminin yarattığı anayasasızlaşma-diktatörleşme ve kurumsuzlaşmayı ortadan kaldıracak, kurumlar yaratacak bir gelecek perspektifi, Türkiye’nin “anayasa sorununu” göz ardı ederek gelişemez. Türkiye’nin “anayasa sorunu” ve 20 Temmuz rejimi birbirini beslemekte, güçlendirmektedir; fakat bu demokratik kuruculuğun anayasal siyasetinin gerçek imkanlarını yaratma zeminini de sunmaktadır.

*Dinçer DEMİRKENT
Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı, Siyaset Bilimci, Dr.,
dincerdemirkent@gmail.com


[1] Bülent Tanör, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, BDS Yayınları, 1990, s. 18.

[2] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler, I. Cilt, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2009, s. 17.

[3] Bkz. Bülent Tanör, İki Anayasa, On İki Levha Yayınları, İstanbul, 2012, 26-65.

[4] Mümtaz Soysal, Dinamik Anayasa Anlayışı, AÜSBF Yayınları, Ankara, 1969, s.1.

[5] Jon Elster, Ulysses and the Sirens: Studies In Rationality And Irrationality, Cambridge University Press, 1985.

[6] Dinçer Demirkent, Anayasa Tartışmasına Giriş: Türkiye’nin Anayasası Üzerine Ön Notlar, Ayrıntı Dergi, Sayı, 16, Haziran/Temmuz 2016.

[7] Bu tezin ayrıntılı biçimde incelendiği eser için bkz. Dinçer Demirkent, Bir Devlet İki Cumhuriyet, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2017.

[8] Anayasasızlaşma kavramı için bkz. http://www.anayasa.gen.tr/anayasasizlastirma.htm

[9] Ece Göztepe, The permanency of the state of emergency in Turkey The rise of a constituent power or only a new quality of the state? Z Politikwiss, 2018. Göztepe makalesinde bu çelişki bağlamında Türkiye’de olağanüstü hal rejimini incelemektedir.

[10] Göztepe, a.d.e.

[11] 16 Nisan referandumunda kabul edilen 6771 sayılı anayasayı değiştiren kanunun cumhurbaşkanına verdiği yetkileri, bu yetkilerin devlet güçlerinin arasındaki denge bakımından anlamını ve doğru ifade ile bu plebisitin yapılma koşullarını ele alan bir makale için bkz. Fazıl Sağlam, Devlet Güçlerinin OHAL KHK Rejimi ve 2017 Anayasa Değişikliğinden Sonraki Görünümü, Anayasa Hukuku Dergisi, Sayı 13, 2018.

[12] Bkz. Andrew Arato, Dilemmas Arising From the Power to Create Constitutions in Eastern Europe, Cordozo Law Review, 1992-1993; Martin Loughlin, The Concept of Constituent Power, European Journal of Political Theory, 13 (2)., 2014.