Colin Crouch – Neden Daha Fazla Sosyal Avrupa’ya Gereksinim Duyduğumuz Üzerine

big_e3f864e35c

 

 

 

 

[huge_it_share]

(4 Temmuz 2014 tarihli yazı Can Büyükbay Tarafından çevrilmiştir.)

Colin Crouch, Warwick Üniversitesi’nde emekli profesör olarak görev yapmaktadır. Aynı zamanda, Köln’deki Max Planck Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü bilimsel üyesidir ve İngiltere Sosyal Bilimler Akademisi başkan yardımcısıdır.

Küreselleşme, uluslararası işbirliğini daha da ivedi hale getirirken; bunun gerçekleşmesini daha az mümkün kılıyor. Piyasalaştırma; sosyal politikaya, toplumu sadece piyasaların olumsuz etkilerinden koruma amacıyla değil, aynı zamanda piyasayı kendisi içinbizzat sağlayamadıklarıyla desteklemesi için de gereksinim duyuyor. Buna rağmen piyasalaştırma ve sosyal politika, genellikle karşıt projeler olarak algılanıyor.

İngilizlerin ve diğer bazı çevrelerin, Avrupa Birliği’nin gevşek bir ticaret bloğundan biraz daha fazla anlama sahip bir birlik olması yönündeki ısrarıyla da, Avrupalılar için bu iki çelişkiyle yüzleşmek daha zorlaştı. Irkçı ve yabancı düşmanı partilerin son Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki başarısıyla da güçlenen bu düşünce yönelimine itiraz edilmeli ve bu yönelim tersine çevrilmelidir. Somut olarak bu, sosyal yatırımcı refah devletinde birleşen Avrupa Sosyal Birliği’ne gereksinim duyduğumuz anlamına gelir.
Rekabet halindeki ulus devletlerin dünyasında küreselleşme, demokrasinin ötesinde bir düzeyde kullanılan ekonomik güce ve dolayısıyla da ulusötesi şirketlerin yaşamlarımızda egemen olmasına neden oluyor. Bu sorunu küreselleşmeyi tersine çevirerek ele almaya çabalamamalıyız; çünkü bu, korumacılığa, ekonomik verimsizliğe ve devletler arasında yoğunlaşan çatışmalara yol açar. Ulusötesi demokrasiyi güçlendirmeye ihtiyaç var; ancak bu, sadece resmi kurumları değil ulusal sınırlar arasında ortak çıkarları savunan bir kamuoyunu da gerektirmesi açısından çok zor.

Ne yazık ki, küreselleşmenin kamuoyu üzerindeki ana etkisi tam tersidir. O, dünyanın farklı bölgelerindeki insanlar arasındaki karşılıklı düşmanlığı güçlendirir ve siyasetçileri milliyetçi ideoloji uygulama konusunda cesaretlendirir. Bu durum; Hindistan, Japonya, İslam dünyası ve başka yerlerin de gösterdiği gibi, kesinlikle Avrupa’yla sınırlı değildir.
Bu gerilimin güçlü ve bütünüyle alaycı manipülasyonu, neoliberaller kendi aralarında milliyetçi gayeyle birleştiğinde ortaya çıkar. Ulusal egemenlik adına konuşurlar. Amaçları, siyasi eylemi, küresel ekonomik gücün reddedilebileceği uluslararası düzeylere ulaşmadan engellemektir. Bu bağlamda Avrupa, en azından Avrupa Parlamentosu gibi kurumlarla, gerekli ulusötesi kimlikleri oluşturmaya başladı.

Bu kurumlara saldırı, yenilenmiş Avrupa sosyal politikası uğrunda gerekli hazırlık adına püskürtülmelidir. Piyasalaştırma ve sosyal politika arasındaki karmaşık ilişki de, Avrupa düzleminde dengelenmelidir. Şu anda bir işbölümü tehlikesi baş göstermektedir: AB, piyasa yapıcılığını ve rekabet politikasını ele alırken, ulus devletlerin sadece sosyal politikadan sorumlu olması amaçlanmaktadır. Buna iki nedenle karşı çıkılmalıdır. Birincisi, çeşitli yerellik düzlemleri arasında çatışmaya yol açmadan kabul edilebilir bir dengeye ulaşmak başlı başlına zordur. İkincisi, Avrupa kurumları sadece piyasa yapıcılığı ile sorumlu olurlarsa, ders kitabı ekonomisinden farklı her türlü politika bilgisine karşı duyarsız hale gelirler. Bunu şu anda dahi rekabet politikasının, ülkelerin piyasa dışında sosyal politika alanlarını koruma kabiliyetindeki yıkıcı etkisinde ve Avrupa Mahkemesi’nin İskandinavya toplu sözleşme görüşmelerine saldırısında görebiliyoruz.

Frank Vandenbroucke (2014) bir süre önce Avrupa Sosyal Birliği’ni savundu. Bununla kastettiği, tüm AB üye ülkeleri için ortak bir refah devleti formu üretmek değil, ulusal refah devletlerine yol gösterme aracı oluşturmaktı. Böylece ulusal refah devletlerinin ‘komşumu yoksullaştır’ rekabeti için kullanılmayacak ve ‘sosyal yatırımcı refah devleti’ örnekleri olma yolunda kendi yollarını bulmaları sağlanacaktı (Hemerijck 2012; Morel, Palier and Palme 2012). Bu durum, eski biçimde uyum politikaları uygulamaya çabalamadan, Avrupa sosyal politikası rekabetini geliştirdiği için önemli bir ilerlemeye işaret ediyor.

Buna benzer bir uygulama ‘Açık Koordinasyon Metodu’ nda (Open Method of Coordination) somutlaştırıldı. Ancak metod, tüm ülkelere -üzerinde uzlaşılan önceliklere uyma konusunda ciddi baskı olmadan- ne yaptıklarını açıklama izni verererek, niteliğini kaybetme eğilimine girdi. Sosyal yatırımcı refah devleti öncelikli olarak benimsenmelidir ve ülkelerin şu andaki sosyal politikalarının bu anlayışla uyumlu olup olmadığı konusunda ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Böylesi bir yaklaşım, birbirlerine görünürde karşı, ama gerçekte uygun iki hedefi başaracaktır. Birincisi; sosyal yatırımcı refah devletinin Rekabet Genel Müdürlüğü’nün (COMP) piyasa yönelimli önceliklerinin yanında başarı sağlaması, Avrupa Mahkemesi ve zorluk içerisindeki ülkelerde tasarruf politikalarının dar amaçları, Avrupa’yı kendisini yıkmakla tehdit eden neoliberal hegemonyadan koruyacaktır. İkincisi; ülkeler gerici ve ekonomik açıdan yararsız sosyal politikaları izleme yönünde serbest bırakılmayacaktır. Bu durum, Güneybatı Avrupa’da avro krizi öncesindeki yıllarda sıkça yaşandı. Komisyonda ve diğer AB kurumlarında sosyal politikanın yapıcı rolü konusunda bilginin gelişmesi, birçok ülkede görüldüğü gibi, AB’nin gelecek yıllarda ne yönde gelişeceğine dair sağlıklı bir etki yaratacaktır.

Ancak bunların hiçbirinin, Avrupa içerisindeki yabancı düşmanlığıyla mücadele için yardımcı olmayacağı konusunda tartışılabilir. Bununla beraber, aşırı sağın yükselişini Avrupa entegrasyonunun sonucu olarak yorumlamak yanlıştır. Benzer hareketler, AB dışında Norveç ve İsviçre’de ve daha önce belirtildiği gibi dünyanın diğer bölgelerinde de etkili oldu. Sorun küreselleşmedir; Avrupa değil. Yabancı düşmanlığının bir kısmı, kendisi de küreselleşmeye karşı başka bir tepki olan İslamcı teröre karşı tepki olarak açıklanabilir. Herhangi bir seviyedeki sosyal politika, bugünün dünyasındaki bu çirkin gelişmelere yanıt verme iddiasına sahip olamaz. Ancak şu bir gerçektir ki, güçlü bir refah devletinin güvenliğine sahip olan bir halk, aşırı sağı büyük oranda çekici hale getiren korkuların ve belirsizliklerin daha az hedefi olur.

Kaynakça

Hemerijck. A. (2012), Changing Welfare States, Oxford: Oxford University Press.
Morel, N. Palier, B. and Palme, J. (2012), Towards a Social Investment Welfare State? Bristol: Policy Press.
Vandenbroucke, F. 2014, ‘The Case for a European Social Union’, European Policy Brief, 23.

Bir cevap yazın