Çeviri/Röportaj – Wolfgang STREECK: Kapitalizm ve Eleştirisi: Toplum Bunu Kabul Etmeyecek

20140821_Streeck-Wolfgang_01*Wolfgang Streeck, Köln’deki Max-Planck Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün yönetici direktörü ve Köln Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde sosyoloji profesörüdür. Esas araştırma konusu, demokratik siyaset ile kapitalist ekonomi arasındaki gerilim ilişkileridir. “Re-Forming Capitalism” adlı kitabında irdelediği pek çok konu arasında; piyasanın ve piyasa aktörlerinin, sosyal demokrasinin kazanımlarını geriye alma yolundaki sürekli çabaları ile toplumun bunlara karşı gösterdiği tepkiyi özellikle ele almıştır. Sorular kendisine Thomas Meyer tarafından yöneltilmiştir. (Neu Gesellschaft Frankfurter Hefte (NG/FH) dergisinde yayımlanan bu söyleşi Aydın Cıngı tarafından çevrilmiştir.)
NG/FH: Kısa süre önce, aslında bir madalyonun iki yüzünü temsil eden iki kavramsal analiz sundunuz. Bu analizler aracılığıyla “kapitalist demokrasi” ve finans krizi temaları yeni bir yapıya büründürülüyor. Bir konu yumağı ya da sorun kümesi, düzenlenmiş/regüle edilmiş kapitalizmin ülkemizde nasıl adım adım deregülasyona, yeniden liberasyona tabi tutuluyor olmasıyla ilgileniyor. Diğer küme ise, kapitalist demokrasinin temelinde yatan sosyal demokrat uzlaşmanın sağladığı ekonomik olanakların, mevcut finans krizinde tükenmiş bulunduğunu kanıtlamaya çalışıyor. İsterseniz, zamanında düzenlenmiş Alman kapitalizminin (Ç.N. – Ren kapitalizmi olarak da anılıyor) şimdilerdeki deregülasyonuna ilişkin analizinizle başlayalım. Bu analizin özü nedir ve yeni gelişmeler, ne dereceye kadar Ren kapitalizminin sonunu getirme potansiyeline sahiptir? Bu, aşamalı bir değişim midir; yoksa gerçekten sistemin niteliksel bir dönüşümü müdür?

Wolfgang Streeck: Bilinen kuram geleneğinde, aşamalı değişim bir noktadan itibaren nitelik değişimine evrilir. Bu durumu burada da görüyoruz. 1970’li yıllarda herkes hala kapitalizmin, savaştan sonra sendikaların ve sosyal demokratların da katılımıyla ehlileştirilmiş olduğuna; “çağdaş kapitalizme” veya “karma ekonomiye” dönüştüğüne inanıyordu. Esasen 1970’li yıllar tüm gelişmiş kapitalist dünyada bir “kazanç baskısı” dönemi olarak tanımlanır. Sosyal demokrasi kafesine hapsedilmiş “kapitalizm” denen vahşi hayvanın sabrı bu dönemde tükendi. Artık özgürleşmek istedi ve bunun için 30 yıldır uğraş veriyor. Şimdilik adım adım ve aşamalı gidiliyor; ama bu çerçevede savaş sonrası vaatler ve güvenceler teker teker geri alınıyor. Oysa kapitalizm, zamanın güçlü işçi sınıfına –bu vaat ve güvenceler aracılığıyla- “otomatik bir refah üretim makinesi” olarak pazarlanmış ya da satılmıştı.

Neler vaat edilmişti? Artık konjonktür dalgaları ve bunlara bağlı bunalımlar olmayacaktı. Bunlara Keynes sayesinde hükmedilebileceğine inanılıyordu. Bu, siyasal olarak güvenceye bağlanmış tam istihdam anlamına geliyordu; çünkü %1 veya %2’yi aşan işsizlik oranının, demokrasinin ve sosyal barışın sonunu getireceği görüşü genelleşmişti. O yüzden vaat paketi içinde istihdamın ve güvenliğin korunması da bulunuyordu. Vaatler, tüm emekçilerin, güçlü sendikalar aracılığıyla kapsamlı biçimde temsili ve büyük işyerlerinde kararlara katılımı sayesinde gerçekleşecekti. Buna bir de devletin, istihdamı teminat altına alan ve özel sektöre model oluşturan sosyal politikası eklenmekteydi. Böylece, yaşamda insanların şansı piyasa değişikliği durumlarına karşı güvenceye alınıyor, sosyal eşitlik ölçüsü yüksek tutuluyordu. Bu arada, sonraki kuşakların daha iyi yaşama olanaklarını sağlayacak olan, sürekli ekonomik büyümenin varlığı gerekliydi ve unutulmamalıydı. Söz konusu program, belirli ulusal farklılıklarla, yalnız Almanya’da değil tüm Avrupa’da ve hatta ABD’de geçerliydi. Ancak bütün vaatler, 1970’leri izleyen on yıllarda, adım adım tüm dünyada geri alındı. Re-forming Capitalism adlı kitabımda, Federal Almanya’nın kurumsal değişimindeki beş gelişme aracılığıyla birbirini karşılıklı olarak güçlendiren farklı liberalleşme süreçlerinin, nasıl sürekli baskın konuma geldiğini gösterdim.

NG/FH: Düzenlenmiş kapitalizm türlerinin hepsinde, farklı derecelerde de olsa, bu böyle olmuştur denebilir mi? Ya da tamamen farklı kapitalizm türleri bulunduğu savındaki “kapitalizmin oyun tarzları” kuramı artık geçerli değil midir?

Streeck: Aslında bu kuram hiç geçerli olmamıştır. Ne var ki 1980’li yıllarda, kapitalist ekonominin yeniden yapılanmasına değişik ülkelerde tepki gösterilirken, ben de bu doğrultuda bir düşünce akımının oluşmasına bizzat katkı yapmıştım. Almanya o zamanlar, “diversified quality production” (Ç.N. – Çeşitlendirilmiş kalite üretimi) diye anılan bir tepki tarzının örneğiydi. Yüksek ücretler, kapsamlı mesleki kalifikasyon, istihdamda istikrar ve kararlara katılım gibi unsurlar -Almanya’ya özgü geleneksel mühendislik yetisiyle de bir araya gelerek- ihracat başarıları sayesinde, Alman ekonomisi bünyesinde endüstrinin gelişmişlik ölçüsünün korunmasını mümkün kılıyordu. Yeni yapılandırılan endüstriyel çekirdek, başlangıçta, sosyal dengelerin finansmanında kullanıldı. Bu durum olumlu yankısını, olağanüstü azalan sosyal eşitsizlikte buldu. Ancak sonradan bu çekirdek sektör giderek küçüldü ve sosyal dengeye katkıda bulunmayı hem istemedi, hem de bunu kaldıramadı. Şu anda Alman toplumunun, -daralan bir merkez/çekirdek ile büyüyen bir çevre/kenar olmak üzere- ikiye bölünmüşlüğünden, gittikçe derinleşen bir zıtlığından söz ediyoruz. Sosyal eşitsizlik, OECD ülkelerinin hiç birinde son yıllarda Almanya’da arttığı kadar artmadı. Ayrıca yoksulluk düzeyimiz de OECD ülkeleri ortalaması düzeyine düştü.

NG/FH: Karl Polanyi’nin görüşlerine dayanıyorsunuz. Ona göre bir sarkaç hareketi söz konusudur. Kapitalizm uzun süre tahrip edici etki yaptığında toplum savunmaya geçer, sosyal çerçeve koşulları ve düzenlemeler oluşturur; kapitalizmi siyasal ve ekonomik açıdan dizgine alır. Bu dizginlenme belirli bir noktaya gelir gelmez kapitalist aktörler “kafeslerinde” kıpırdanmaya, onu sarsmaya başlar. Sarkaç bu kez ters yönde harekete geçer ve bunu, kuralsızlaşma ve yeniden liberalizasyon süreçleri izler. Ancak sarkacın bu kez bu ölçüde geriye hareket etmesinin derin nedenleri nedir? Akla hemen üç neden geliyor: sosyal kafesi oluşturan güçlerin yorgunluğu, bu güçlerin zayıflamasına yol açan küreselleşme ve kapitalizm üzerinde meşruiyet baskısı oluşturan Doğu-Batı karşıtlığının sona ermiş olması.

Streeck: Her tarihsel gelişme, determinist bir bakışla pek çok yönden açıklanabilir. Her biri bir rol oynayan pek çok etken vardır. Savaş sonrasında emek ile sermaye arasında oluşmuş uzlaşma ortamı çoktan dağıldı. Söz konusu uzlaşma, ara çözümlerin bulunmaya çalışıldığı ve sistemin yaşaması için süre kazanma çabalarının harcandığı değişik aşamalardan geçti. Yeniden yapılanma evresinin hemen öncesinde, 1970’li yıllarda, gelişmiş kapitalist toplumlar bünyesindeki işçi sınıfı henüz çok güçlüydü; o kadar ki; ücret politikasını toplam gelir dağılımının düzenlenmesi çabasından saptırmamak amacıyla üretimde prodüktivite artışını aşan ücret artışlarını müzakere konusu yapabiliyordu. İşsizliği ne pahasına olursa olsun önlemek zorunda olduklarını düşünen hükümetler, bu nedenle gevşek para politikası uyguluyorlardı. Bu ise, kapitalist dünyanın geri kalanından daha düşük olmakla birlikte, Almanya’da da yüksek enflasyona kapı aralıyordu. Almanya’da görece düşük enflasyonun nedeni, Brandt döneminde, %10’luk ücret artışını takiben Bundesbank’ın (Ç.N. – Federal Almanya Merkez Bankası) –Thatcher ve Reagan’dan takriben beşer yıl önce- monetarist politikalara dönmüş olmasıdır.

1980’li yıllarda, ABD’nin uyguladığı enflasyonist politikadan geri dönmeye çalışıldı. ABD’de Başkan Carter’ın Merkez Bankası’nın başına atadığı Paul Volcker faizleri astronomik ölçülerde tırmandırmıştı. Bunun sonucunda ABD endüstrisi, devasa bütçe açıkları ve hızlı bir kamu borçlanmasıyla birlikte giden dehşetli bir gerileme gösterdi. Devletin para basmak yerine borçları kabul ettiği başka kapitalist demokrasilerde de bununla benzerlikler ve koşutluklar ortaya çıktı. Bu durum, elbette sonsuza değin sürdürülemezdi. Nitekim1990’lı yılların başında, yine dünya çapında ilk kamu bütçesi konsolidasyon denemeleri dalgası başladı. Tabii burada da yine duraklayan büyümeye, artan sosyal eşitsizliğe ve düşen reel ücretlere karşı dengeleme yolları bulunmalıydı. Birçok ülkede kamu borçlanması yerine özel sektörün borçlanma olanakları genişletilerek denge arandı. Bu olgu, birikim süreçlerini, özellikle ABD’de, endüstriden uzaklaştırdı ve finans sektörünün olağanüstü büyüyerek küresel finans sektörüyle bütünleşmesi sonucunu verdi. Öyle ki, 2008 krizi patladığında devletler, vatandaşlarını rahatlatmak için almalarına izin verdikleri -geri dönüşü kuşkulu- kredilerin yükünü üstlenmek zorunda kaldı. Şimdi can alıcı soru şudur: Kapitalizm; gelecekte enflasyon, kamu borçlanması ve özel borçlanma yollarını yine tükettikten sonra büyümenin yerine geçecek hangi demokratik dengeleme yöntemini bulacaktır?

NG/FH: Şimdi analizinizin ikinci bölümüne ya da yumağına geliyoruz. İlk yumak epey radikal bir teşhisle sona erdi: Kapitalizm gerçeğin gerisinde kalmıştır; onu biz kendi kuramsal tartışmalarımıza geri getirmeliyiz. İkinci yumakta sosyal demokrat uzlaşmanın koşullarını inceliyorsunuz. İşçi sınıfı bu kapitalizmi kabul etmeye nasıl yönlendirilir? Tarihsel sosyal demokrat uzlaşma aslında şudur: Piyasa ekonomisini, özel mülkiyeti ve parlamenter demokrasiyi kabul ediyor; karşılığında sosyal devlet güvencesi, yüksek ücret, belirli ölçüde söz hakkı istiyoruz. Ne var ki 1970’li yıllardan bu yana, söz konusu uzlaşmanın bir dizi farklı unsuru birbiri ardına bunalıma girdi ve şu anda borç krizindeki devlet, finans piyasalarına bağımlı hale gelerek olanaklarını tüketti. Seçmen finans piyasalarına hizmet ediyor; gelir dağılımının manevra sınırları daralıyor. Aslında şu anda hala kendimize, bir tür uzlaşmanın olup olmadığını, yoksa artık bir çıkmaz sokakta mı bulunduğumuzu sormak durumundayız. Her iki sorun yumağını birlikte ele aldığımızda, kapitalizm –deyim yerindeyse- bir çıkmazda mıdır ve de görünürde hiçbir çıkış yolu yok mu?

Streeck: Sizin yorumunuzdan yola çıkalım ve neyin değiştirilmesi gerektiğine bakalım. Öncelikle şunu saptamak gerekir ki, geleneksel sosyal demokrat partiler epey bir süredir olan bitene umarsızca bakmakla yetiniyor. Bu çevrelerden yapıcı fikir üretebilecek birilerini göremiyorum.

NG/FH: Bu ne zamandan beri böyle?

Streeck: “Üçüncü Yol” ile zor işe soyunup başarı sağlayamayan Blair Hükümeti, bu alanda çok önemli bir deneyimdir. Blair dönemi Büyük Britanya’sı, 1990’lı yıllarda sosyal politika giderleri artmış tek büyük ülkedir. Bu yatırıma dönük sosyal politikaya başka ülkeler de öykünmüştür. Ancak “küreselleşmiş” Britanya ekonomisinin vergilendirilmesi zorlaşırken, aynı zamanda devlet borçlanması da artmıştır. Aslında ne yapıp edip para bulması gereken devlet güçlü finans sektörüne yanaşmış, bu da tüm ülkeyi uçuruma sürüklemiştir. İngiltere’nin bu finans sektörüne ihtiyacı vardır: çünkü o da en az –hatta ondan da fazla- endüstri sektörü yıkımına uğramıştır. Vergi, kazanç ve Londra’nın tatlı hayatı finans sektöründen gelmektedir. Bu arada biliyoruz ki; bir ülkede finans sektörü ne kadar büyükse, onun krizinin ardından gelen fiskal kriz yani vergiye bağlı mali kriz de o kadar şiddetli olur. Benim kanımca Blair Hükümeti, zaten liberalizasyon etkisindeki kapitalizme bir sosyal demokrat bileşen yerleştirme yolundaki son çabadır. Onun başarısız olması, diğer sosyal demokrat partilerin paradigma anlam ve değerlendirmelerini değiştirmiştir.

NG/FH: Bu, İsveç için de geçerli midir?

Streeck: İsveç son derecede ilginç bir “vaka”dır. Ülke, 1995’te, Amerika’da yaşananın da ötesinde bir devlet borcu ile çok ciddi bir finans bunalımı ve fiskal kriz içindeydi. Muhafazakar ve sosyal demokrat hükümetler, durumu daha sonra sağlığa kavuşturdu. Bu arada İsveç’te vergi oranları da sürekli olarak düştü ve şu anda Fransa’daki vergi oranlarının çok az üzerindedir. (Ç.N. – Metindeki değerlendirme, François Hollande’ın 2013’te Fransız vergi sistemine –yüksek gelirler için oranların arttırılması yönünde- getirdiği değişiklikleri dikkate almamaktadır.) İşsizlik azalmış olup yapısal işsizlik bugün İsveç’te %7 ila %8’dir. Yüksek ve düşük gelirler arasındaki fark, İsveç’te de Orta Avrupa’daki düzeye varmak üzeredir. Hane borçlanması, hemen hemen ABD’deki gibi, özellikle taşınmaz alanında yüksektir. ABD’de devlet, daha Clinton döneminde ve sonra da George Bush başkanlığında, kamu borçlarını düşürürken hanelerin özel borçlanmasına kapıları açarak dengeleri tutturmaya çalıştı. Bu, bir tür özelleştirilmiş Keynesçilik oldu. Aynı durum 1995’ten sonra İsveç’te de gerçekleşiyor ve İsveç’e özgü çizgiler yitip gidiyor. Ancak tabii onlar buralara çok yükseklerden düştüler. Bununla beraber, kıta Avrupa’sının normal çizgisi olan rekabete dönük, liberalleşmiş bir kapitalizme doğru yol alıyorlar. Emekçinin yaşam koşullarının piyasanın gelgitlerinden bağımsız olacağı; ya da piyasa koşullarının, piyasa aktörlerinin çıkış pozisyonlarının aşağı yukarı eşit olacağı şekilde ayarlanabileceği doğrultusundaki sosyal demokrat ütopyadan vazgeçiliyor.

NG/FH: Yeni kapitalizm, sosyal “zincirlerinden” her adımda biraz daha koptukça topluma daha da acı veriyor. Sonuçlar ortada: yoksulluk, eşitsizlik, sosyal güvencesizlik. Aslında bu an, Polanyi’nin analizinde tam da sarkacın ters yönde harekete geçip sosyal mücadelenin başlayacağı an gibi görünüyor. Bugünkü koşullarda sarkacın; sosyal ağların, düzenlemelerin ve kuralların güçlenmesi yönünde vurmasına yol açacak etkenler neler, aktörler kimlerdir?

Streeck: İşte sorun budur! Öncelikle savaşın kazanılacağı muharebe meydanının, şaşırtıcı biçimde belirsiz olduğu saptanabilir. Bununla şunu demek istiyorum: !960’lı, 1970’li yıllarda emekçiler ve sendikalar, gerektiğinde harekete geçerek işvereni daha yüksek ücret ödemeye zorluyordu. Devletin borçlandığı dönemde ise partiler vardı; emekçinin talebi -kredi bulunarak da olsa- yerine getirilmeliydi, yoksa emekçi oyunu o partiye vermeyebilirdi. 1990’lı yıllardan bu yana ortaya çıkan özel borçlanma aşamasında, emekçini karşısındaki kişi, sermayeyi yönetenin danışmanı ve tek tek muhataplarını masadan silme yetisinde. Emekçiye yardım eden, en fazla tüketici danışmanı; o da çok yeterli değil.
Şu anda dağılım politikasında yetki sahibi olanlar; merkez bankaları, Avrupa Komisyonu ve maliye bakanlıkları arasında, sıradan bir insanın aklının hiç alamayacağı her türlü konunun pazarlığını yapan finans diplomatlarıdır. Şimdi işler, “ulus ulus ile” ya da “ulus ulusa karşı” cereyan etmekte. Ya “tembel Yunanlar” akla davet edilecekler ya da “biz” “Yunanlarla” uluslararası dayanışmaya gireceğiz veya aynı anda bunların ikisini de yapacağız. Ancak herkes de biliyor ki; tasavvur edilemeyecek kadar zengin Yunanlar vardır ve Almanlar, kendilerinin büyük çoğunluğundan daha varlıklı olan bu Yunanlar kendi ülkelerinde vergi ödemesinler diye hep birlikte parasal sorumluluk yüklenmek zorunda. Sıradan bir İrlandalıyı kurtarma zorunda kalan sıradan bir Sloven, kurtaracağı İrlandalının kişi başı ortalama gelirinden daha düşük bir gelire sahiptir. Gelir dağılımı savaşı ortamında oluşan cepheler, düşünülebilecek her türden demagojik basitleştirmeye açıktır. Siyasal bir seferberlik için başlangıç noktası bulmak, bu koşullarda -en azından birkaç on yıl öncesine oranla- olağanüstü zordur.

NG/FH: Ama Polanyi tarafından tanımlanmış bağlantıya bakalım. Buna göre, “kapitalizm yaşama şansımızı elimizden alıyor” diyenlerin içten gelen öfkesi, bu öfkenin günlük davranışa yansımasını sağlayan siyasal manivela, bugün artık seferber olmaya hazır bir sivil toplum, seçmen ve destek elde etmek için bir şeyler yapılması gerektiğini gören duyarlılaşmış partiler var. Bu, küreselleşme koşullarında dahi işleyemez mi?

Streeck: Bilmiyorum. Böyle bir şeyi daha rahatlıkla düşünebilsem çok mutlu olurdum. Sosyal demokrasi, daima belirli varsayımlar eşliğinde sorumluluk alarak harekete geçme anlamına gelmiştir. İşçi hareketi de, ancak hem kendi çıkarlarına uygun hem de kapitalist üretici güçlerin gelişmesine elverişli bir proje oluşturduğunda iktidara erişmiştir.

NG/FH: Bu da sosyal demokrat uzlaşma idi.

Streeck: Hem de, uzun süre başarılı bir stratejiydi! Çünkü işçi topluluğunun, partilerin ve sendikaların örgütlülükleri, kendi gelişmeleri yolunda sermayenin çıkarları için de çok gerekli oluyordu.

NG/FH: Ancak günümüzde buna uluslararası eşgüdüm de eklenmeli!

Streeck: Şimdi kendimize soruyoruz: Şu anda bunun yerini tutabilecek bir şey var mı? Sorumlu bir muhalefet olanağı bulunuyor mu? Hizmet toplumu denen sektörün kısmen enternasyonalleşmesi, kısmen de üretim yapılarının değişmiş olması dolayısıyla şu sırada hiç de böyle bir şey görmüyorum! Hizmet sektöründe çalışanlar aslında iki topluluktan oluşuyor: Güney Manhattan’da, Goldman Sachs tarafından istihdam edilip yılda ortalama 500.000 dolar kazananların hizmet sektörü ya da temizlikçi kadınların ve 400 avroya ne iş olursa yapanların diğer hizmet sektörü. Bunların birbirleriyle hiçbir ilişkisi yok. Zayıfların, kuvvetlilerin gücünden yararlanması için bu iki kesim nasıl bir araya getirilebilir?
Bu noktada ortaya bir soru atılır: Eğer sorumlu muhalefet bir işe yaramıyorsa, sorumsuz muhalefet ne güne durur? Belki de, insanlar sokaklarda protesto ederken taş fırlatıp durduklarında bir şeyler olur. Sorumlu ve mantıklı olan her şey, başka birilerinin benim adıma yaptıkları borçları benim herhangi birilerine ödememden başka bir sonuç vermiyorsa; o zaman en sorumlu tutum, belki de bu kez sorumsuz davranmaktan geçer. O takdirde ne olur? Mevcut sistemi ayakta tutmaya çalışanlar, yirmi yıllık neoliberal düzen boyunca iş piyasası ayaklarının altından kaymış olanları tekrar biraz dikkate alacaklar mıdır? Bu çerçevede, olası sonuçları sorumluluk ahlakı içinde gözden geçirmeye başladığınız an, uluslararası finans diplomasisinin kemer sıkma mantığına düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalırsınız. Buradan ise, sıradan insanların yararına hiçbir şey çıkmaz.

NG/FH: Re-Forming Capitalism kitabınız neredeyse romantik bir son ile bitiyor: Bugün bizim verecek yanıtımız yok; yeni bir kuşağın daha iyi bir fikri olmak zorundadır. Düzensiz, sorumsuz bir protesto dönemi mi yaşayacağız ve yükü omuzlayan aktörler “artık bir şeyler olmalı, bir şeyler yeniden düzenlenmeli” mi diyecekler?

Streeck: Polanyi’den bir tür “asgari iyimserlik” öğrenebiliriz. Toplum, çözülüp yok olmaya razı gelmeyecektir. Bu noktada bir şeyler olacağına eminim. Ancak nasıl ve hangi biçimde olduğunu söyleyemiyorum. Örneğin sendikalarımızı alın. Avrupa’nın finansal ve fiskal krizinde öncelikle şunu düşünüyorlar: Yunanları avro bölgesinde tutmalıyız; çünkü böylelikle paralarının değerini bizimkine karşı düşüremez; dışarıya karşı avronun değerini, markın değerinin altına itemezler. O halde ihracatımıza eskisi gibi mükemmelen devam edebiliriz. Belki de böyle hesaplamalılar. Ancak bu onları, şu anda geçerli olan “demokrasi mantığını sermayenin mantığına tabi kılan” düzene karşı herhangi bir girişimde bulunmaktan alıkoyuyor. Biraz önce “romantik” diye nitelediğiniz olgu, insanların artık bunları içine sindiremez olması ve durumun saçmalığının onurlarının yaralamakta olduğunu hissetmesidir. Televizyonda bir Yunan kadın, maaşının %20 oranında düşürülmesine ilişkin olarak şu yorumu yapıyordu: “Hiç umurumda değil, nasıl olsa bir yıldan beri maaş almıyorum”. Böyle durumlar çok sıklaşır ve birikirse, belki de önceleri amaçsız radikal protesto niteliğindeki hareketlerden -19. yüzyılda olduğu gibi- yeni bir tür örgütlenme ruhu çıkar.

Bir Cevap Yazın