Çeviri: Klaus Dörre – ‘Hartz ve Hoeneß’ Zenginlik Niçin Yoksulluğa Yol Açar ve Buna Karşı Ne Yapılmalıdır

Hasta numarası yaparak yan gelip yatarak” Hartz IV sosyal yardımı alanlar [Almanya’da işsizlerin aldığı sosyal yardım, 2000’li yıllarda sistemi bu şekilde değiştirmeyi öneren kişi olan Hartz’ın adıyla anılıyor, ç.n.] ile Hoeneß [son aylarda vergi kaçırdığının ortaya çıkması ile gündemde olan Bayern Münih futbol takımının yöneticisi Uli Hoeneß, ç.n.] gibi vergi kaçıranların bir ortak yanı var: yoksul da olsa zengin de olsa aylaklar bu ülkede kabul edilmiyor, en azından Bild gazetesinin manşetlerine göre bu böyle. Ancak tüm kesimleri aynı kefeye koyma eğiliminin altında çarpıtılmış algılar yatıyor. Çünkü varlıklı vergi kaçakçıları kendi kendilerini ihbar ederek yüksek cezalardan kurtulabilirken, temel güvence yardımı alanlar  toptancı bir yargıyla genel bir şüpheye maruz bırakılıyorlar. Oysa onlar için işsizlik sürekli karşı karşıya kaldıkları bir sorun  ve tüm yaşamlarını sıkı bürokratik denetimlerin emrine sunmak zorundalar. İş ve İşçi Bulma Kurumu (Arbeitsamt) onların gerçekten iş arayıp aramadıklarını kontrol etmenin ötesinde varlıklarını, oturdukları yeri ve yaşam biçimlerini, hareket kabiliyet ve isteklerini (başka bir yerde çalışma anlamında), hatta doğum günü hediyelerinin parasal değerini bile resmi olarak kaydediyor. Ve en ufak bir kural çiğneme durumunda, uzun süre işsiz olanlar ödeneklerinin kısmen kesilmesine maruz kalıyorlar.

Zengin ve yoksulun davranışlarının eşitsiz/aynı olmayan ölçütlerle değerlendirilmesinin ardında temel bir sorun yatmaktadır: Çoğunluğun yoksulluğunun nedeni azınlığın zenginliğidir. Küresel açıdan bakıldığında ilgi çekici bir eğilim ortaya çıkar. Ülkeler arasındaki sosyal eşitsizlikler gitgide azalırken ulusal toplumların kendi içindeki eşitsizlikler artmaktadır. Varlıklı sınıflar sayısal olarak artmakta ve diğer büyük sosyal gruplara nazaran giderek daha da zenginleşmektedir. Bu eğilim özellikle Anglosakson ülkelerde belirgindir, en çok da ABD’de. Ancak bir zamanlar görece eşitlikçi German capitalism de büyük adımlarla benzer eşitsizlik ilişkilerine doğru ilerlemektedir. Varlığın bir merkezde yoğunlaşması arttı. Genel olarak varlık geliri elde eden ve yüksek kazancı olan hanelerin lehine bir maddi paylaşım olduğu görülüyor. Buna karşın 2000-2010 yılları arasında en üstteki yüzde 10’luk kesimin altında geliri olanların net kazançlarında gerilemeler oldu. Ancak bu olumsuz gelişmenin etkisi [herkes için] aynı değil. İhracata dayalı endüstrilerdeki çalışanlar efektif ücretlerini belli oranda  koruyabilirken, en alt katmanlardakilerin kayıpları büyük oldu. En alttaki yüzde 10’luk kesimin on yıl içinde  net saat ücretleri 4,06’dan 3,86’ya düştü, bu da ortalama % 0,5’lik bir kayba denk geliyor ve diğer maaşlı çalışanların kayıpları ile karşılaştırıldığında daha fazla kayba denk düşüyor.

Güvencesiz bir tam istihdam toplumu

Net varlığa göre hesaplandığında özel zenginliği 1992-2012 yılları arasında iki kattan fazla artmış bir toplumda, yoksulluk tehlikesi oranı 2005 yılına kadar hızla yükseldikten sonra o zamandan beri % 14-16 arasında görece sabit durmaktadır. Resmi olarak işsizlik ve iş azlığı gerilese de Almanya yine de giderek güvencesiz bir tam istihdam ülkesi olmaya doğru ilerliyor. İş yaşamına katılım rekor düzeye çıkarken, çalışılan iş saati hacmi bu gelişmenin gerisinde kalmaktadır. İstihdamın gelişmesi büyük oranda güvencesiz, düşük ücretli ve düşük statülü işler üzerinden olmaktadır. Burada özellikle “atipik/esnek” denilen işlerdeki (taşeron, yarı zamanlı, süreli, az saatli ve parça başına ödemeli işler) artış ve en çok da düşük ücretli sektörlerin yaygınlaşması söz konusudur,. 2008’de çalışanların %3,6’sı brüt olarak saatte 5 Avro’dan, %15,7’si ise 8 Avro’dan daha az kazanmışlardır. Düşük ücretli sektörde 1,3 ila 1,4 milyon arası çalışan, ücretlerine ek olarak ALG II yardımı [işsizlere verilen sosyal yardım] almak zorunda kalmaktadır. 2007 ile 2011 yılları arasında serbest çalışanlar arasında sosyal yardımla gelirlerini yaşamlarını idame ettirecek düzeye getirmek zorunda kalanların sayısı 72.000’den 127.000’e yükselmiştir.

Bütün karşı çıkışlara rağmen güvencesiz işlerin giderek daha fazla sosyal güvenlikli iş ilişkilerini yok ettiği konusunda şüphe yok. Yaklaşık 4,9 milyonu esas iş olarak yapılan 7,4 milyon kısa süreli/parça [Minijobs] işler için bu etki ampirik olarak kanıtlanmıştır. Taşeron işler için de, bu tarz işlerde sağlanan artışın yaklaşık yarısının diğer alanlardaki işleri yok ettiği söylenebilir.

Bunun yanı sıra güvencesiz çalışanların büyük bir çoğunluğu için, sosyal statülerinin yükselmesi konusundaki emek piyasası vaadinin sadece bir hayal olduğu görülmüştür. Eylül 2011-Ağustos 2012 arasında, yine de 2 milyon insan temel sosyal yardım almaktan kurtulacak kadar yükselmeyi başarmıştır. Ancak aynı zamanda 1,76 milyon çalışabilecek durumdaki kişi sosyal yardım ağına katılmak zorunda kalmıştır ki bunlardan %50’si önceki 12 ayda da Hartz IV sosyal yardımı almıştır. Son iki yıl içerisinde, en azından 21 ay yardıma muhtaç olan ve uzun süreli yardım alanlar grubu da 2009’da 3,29 milyon iken Ağustos 2012’de 3,03 milyona düşerek çok az bir gerileme göstermiştir. Sosyal mobilitenin bireysel olarak işsizlik, sosyal destekli ikame iş ve güvencesiz iş arasında hareket etmekle sınırlı olduğu yaşam düzeyinin sürekliliği ortaya çıkmaktadır. Yani, sosyal güvencesizlik sürekli bir deneyim haline gelmektedir. İşsizler ve güvencesiz çalışanlar kendi sosyal yaşamlarını garantiye almak için maddi kısıtlamalara, bürokratik düzenlemelera ve sosyal horgörüye bir şekilde alışmak zorunda kaldıkça aynı zamanda toplumsal açıdan çeşitli olumsuz sıfatlarla damgalanmanın adresi olmaktadırlar.

Malvarlığı sahiplerinin hizmetçi sınıfı

Buna karşın, onun fazla parasını spekülatif amaçlarla para piyasalarına yatıran kumarcının değil de, yasaları çiğneyen Hoeneß’in eleştirilmesi şaşırtıcı. Çünkü asıl skandal parayla yasal olarak oynamaktır. Zenginlik kapitalist toplumlarda hep yeniden ek kazanç sağlamak amacıyla kullanılan bir sermaye olmalıdır. Günümüzde temel sorun, üretim ekonomisinde kapasite fazlası nedeniyle kazanç sağlayıcı bir biçimde yatırım yapılması zor olan fazla zenginliktir. Bu temel sorun 70’li yıllardan beri sadece mali piyasaların aşırı gelişmesine yol açmakla kalmamış; aynı zamanda toplumun sosyal yapısına ve ekonomik elitin değişen bileşimine gitgide damgasını vurmuştur. Üretim ekonomisinde yönetim ve yükselme pozisyonlarındaki sınırlamaya paralel olarak “finans kapitalizminin hizmetçi sınıfı” (Paul Windolf) çekici yükselme pozisyonları (yatırım menajeri, emeklilik menajeri, hedge fon menajeri, yatırım bankacısı vb.) ile öne çıkmıştır. Bunlar mali piyasalarda likidite olarak dolanan zenginliği, finans ürünleri ve mülkiyet hakları biçiminde firmalara transfer etmeye çabalıyorlar.

Finans kapitalizminin alan kazanımı

Kurumsal varlık idarecileri, yatırım arayan sermayeler arası rekabetin iteklemesiyle, yalnızca buna uygun riskli işlemlerle gerçekleştirilebilecek olan, hep daha fazla kazanç sözü vermeye eğilim gösteriyorlar. Mali riskleri mümkün olduğunca fazla alana  yaymaya çalıştıkları için, tamamen farklı ekonomi alanlarını birbirleriyle karşılaştırılabilir hale getireceği düşünülen finansman pazarlarının formal rasyonalitesinin genelleştirilmesini sağlıyorlar. Ancak yüksek riski olan işlemlere ve buna bağlı olarak moral hazard’a (manevi zarara) olan eğilimle sadece finans sisteminin genel olarak krize yatkınlığı artmakla kalmaz, aynı zamanda krizin etkileri riskin  “demokratikleştirilmesi” nedeniyle giderek uluslararası ve ulusötesi hale gelir.

Finans kapitalin hizmet sınıfının, üretim ekonomisinin kurallarını büyük oranda belirlemesi de daha az önemli değildir. Kurumsal yatırımcılar yüksek getiri avıyla bağlantılı riski firmalara yüklemeye eğilimlidirler. Bunun sonucu olarak, firmalar için rekabetçi yönlendirme kriterlerinin kendisine uyum sağladığı belli bir asgari kârlılığı garantiye almak stratejik önem kazanıyor. Ülkemizde ihracat odaklı firmalar (sadece onlar değil tabii) kriz deneyimine, shareholder value’dan (paydaş değerinden) lafzi olarak geri dönüşe ve bir kısım iş piyasasındaki uzman eleman açığına rağmen sınırlı oranda çekirdek işgücüyle hareket etmeye devam ediyorlar. İşletme riskleri öncelikle esnek ve güvencesiz çalışanlara, sınırlı süreli ve taşeron çalışanlara, kendi hesabına çalışanlara, alt firmalara ve yan sanayi işletmelerine yıkılıyor. Stratejik girişimciler ve hatta orta ölçekli firmalar buna uyum sağlama baskısına maruz kalıyorlar. Bu güvencesiz çalışmanın yayılmasının tek nedeni olmasa da en önemli nedenidir.

Buna ek olarak görülen odur ki, finans kapitalin hizmet sınıfı, ekonomik gücü politik lobi gücüne dönüştürme konusunda çok başarılıdır. Bu, başka şeylerin yanı sıra vergi politikasında da kendisini gösterir. Nakit sermaye akışını garanti altına almak için hükümetler, varlıklılar için vergi muafiyetleri yapmaya zorlanmaktadırlar. Almanya’da da yıllardır yukarıya doğru dağıtım yapma etkisi olan bir vergi sistemi kendisini gösteriyor. Bunun sorumlusu her şeyden önce 1998’den 2005’e kadar yapılan vergi indirim ve muafiyet yasaları olmuştur. Bu yasalar sayesinde en zengin 450 Alman’ın vergi yükü ortalama %43’ten %31’e düşmüştür. Bu durumun bir sonucu devletin görevlerini gitgide kamu mallarını özelleştirerek ve kredi alarak finanse etmek zorunda kalmasıdır.

4. Yoksulluk ve Zenginlik Raporu’nun taslağı [şu]sonuçlara işaret ediyor: Özel varlık giderek artar ve yoğunlaşırken kamusal varlık değerleri erimektedir. Bu kümelenmeden finans kapitalin hizmet sınıfı çifte yarar sağlamaktadır. Çünkü bir yandan devlet sonuçta –vergi muafiyeti sağladığı– özel varlık sahiplerine borçlanıyor ve diğer yandan 2008-2009 yıllarında olduğu gibi kriz durumlarında varlıkları azalan vergi mükelleflerinin aleyhine, özel varlık sahiplerine sözde sistemle ilgili olmaları nedeniyle kredi kurumlarının topladığı varlık değerlerini korumak için yardım ediyor.

Finans kapitalizminin bu şekilde kamusal mallarda alan kazanması ve toplumsal mülkiyetin yavaş yavaş mülksüzleştirilmesi finans kapitalin hizmet sınıfının üyelerini “risksiz sahipler” (Paul Windolf) yapıyor. Anlaşılan o ki, Almanya’da da finans kapitalin egemenliği güç, yapabilme becerisi ve sınıf ilişkilerini belirliyor.

Politik olarak yaratılmış kamusal yoksulluk, refah devletinin sözde finanse edilememesinin, Hartz IV modeline göre sosyal ve iş piyasası politikalarının yeniden ticarileştirilmesinin nedenidir. Tam da bu noktada politik olarak farklı bir yönelim kendisini gösteriyor. Tasarruf politikasının ve borçlanmanın frenlenmesinin gösterdiği otoriter “konsolide devlete ”(Wolfgang Streeck) giden yol, ancak kamusal görevlerin finansmanı için gelir tarafında bir şeyler yapılırsa durdurulabilir. Bunun için önemli bir adım ise kısa süreli finans alışverişlerinin giderek artan bir sistemle vergilendirilmesi olabilir, ama aynı zamanda büyük [mal] varlığın, mirasların ve yüksek gelirlerin etkili biçimde vergilendirilmesi kesinlikle gereklidir. Bu, güvencesizliği ortadan kaldırmaya yönelik kararlı bir politika; ekonominin sosyal ve ekolojik açıdan dönüşümü ile birlikte yasal asgari ücretin ve genel olarak ücret düzeylerinin yükseltilmesi, zenginliğin adil olmayan dağılımını, sürdürülebilir toplumsal gelişme lehine düzeltmek için asgari bir program olurdu. Yasalara uyarak vergi kaçıranların cezalandırılması ve vergiden kaçınma yollarının kapatılması bu bağlamda önemli ama kesinlikle yeterli adımlar değildir. Bu aşırı zenginlik -“oyunu”na sosyal kurallar koymak gerekiyor. Çünkü, zenginlerin negatif anlamda, yani baskıdan muaf olma  şeklinde tanımlanan özgürlükleri (Karl Polanyi) sınırlanırsa, yoksullar sosyal özgürlüklerini artırma şansına sahip olurlar.

* Klaus Dörre (*1957) Jena Friedrich-Schiller-Üniversitesi’nde Çalışma, Endüstri ve Ekonomi Sosyolojisi profesörü. Son yayını (Dieter Sauer ve Volker Wittke ile birlikte editörlüğünü yaptığı): Kapitalismustheorie und Arbeit. (Kapitalizm Teorisi ve Emek) klaus.doerre@uni-jena.de

Bir Cevap Yazın