Cem Erciyes – Kültür Sanat Devrimimiz Ne Vaziyette?

Türkiye Cumhuriyeti kültür alanında etkili bir dönüşüm gerçekleştirmeyi başarmıştı. Cumhuriyet’i kuran kadroların Osmanlı aydınları ve devlet adamları olduğunu biliyoruz. Nitekim pek çok kurum gibi, aslında Batılılaşma hamlesi de daha Osmanlı döneminde başlamıştı. Önemli fark, Osmanlı’nın kurumlarını dönüştürüp hedeflediği modernleşmeyi gerçekleştirememesi, Cumhuriyet’in ise daha kararlı davranacak siyasi koşullara ve kadrolara sahip olmasıydı. Kültür alanındaki atılım, Cumhuriyet’in batılılaşma ve modernleşme hamlesinin kesinlikle en önemli adımıydı. Kurucu kadroların bu atılımı nasıl algıladıklarını ve neden bu kadar önemsediklerini Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi adlı kitabında Hilmi Ziya Ülken çok iyi özetliyor:

“Sanatçısını, ahlakçısını, hukukçusunu, filozofunu milli; alimini milletlerarası sayan bir kültür çevresi olamaz. Yaradılışın çağdaş kültürde üstün ve bileşik bütün işlemleri milletlerarası, bu seviyeye erişen milletlerden her birinin ona katılış tarzı millidir. Tekniği Batı’dan alalım fakat ahlakımızda, hukukumuzda şarklı kalalım diyemeyiz. Hatta tekniği, ilmi milletlerarası piyasadan alalım; fakat sanatımız, felsefemiz milli olsun hiç diyemeyiz. Böyle bir milletlerarası piyasa yoktur. Ancak çağdaş ve birleşik faaliyetleri olan bir milletler seviyesi vardır. O seviyeye erişmek için sanatta da hukukta da ahlakta da felsefede de ilimde de yaratıcı olmak gerekir.”

Cumhuriyet’in ilk felsefecilerinden Hilmi Ziya Ülken’in savunduğu ‘çağdaş milletler seviyesi’ Atatürk’ün de dile getirdiği bir kavramdı ve hepimizin gayet iyi bildiği gibi Cumhuriyet topyekun bir dönüşüm için çalıştı. Murat Katoğlu, ”Cumhuriyet Döneminde Yüksek Kültürün Kamu Hizmeti Olarak Kurumlaşması” başlıklı yazısında (Türkiye’de Kültür Politikalarına Giriş, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009) bu dönüşümün aşamalarını ve kurumlarını anlatmaya, ”üniversite reformu”ndan başlar. Hakikaten Darülfünun’un kendi geleneklerine olan sadakati, düşünsel olarak Osmanlı kökenlerine bağlılığı, arzu edildiği gibi Batılı bir kuruma dönüştürülemeyeceği görüşünün hakim olmasına yol açmış ve 1933’de kapatılıp yerine bugünkü anlamda üniversite kurulmuştu.

Cumhuriyet’in kültür sanat hamlesi

Katoğlu bu sürecin diğer önemli adımlarını söz konusu yazısında şöyle sıralar: İstanbul Üniversitesi’nin kurulması, Halkevleri, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu’nun açılması, arkeoloji ve etnografya ve sanat müzelerinin kuruluşu, ‘Basma Yazı ve Eserleri’ ile ‘Fikir ve Sanat Eserleri’ kanunlarının çıkartılması, büyük kütüphanelerin açılıp yaygınlaştırılması, Güzel Sanatlar Akademisi’nin ve devlet konservatuvarlarının açılması, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nın kurulması. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki bu adımların arkasından 1950’lere kadar Batılı sanat ve kültür kurumları için çalışmalar sürer. Opera ve Bale’nin, Devlet Tiyatroları’nın kurulması, İstanbul’daki Atatürk Kültür Merkezi’nin inşası hep bu kapsamda gerçekleşir.

Bu kapsamlı kültürel dönüşüm programının bir yere kadar başarılı sonuç doğurduğunu söyleyebiliriz. Bugün Türkiye’de yaşayan milyonlarca insanın benimsediği Batılı yaşam tarzı ve evrensel kültür, kendine toplumda bu mekanizmaların bir sonucu olarak yer bulabildi. Bugün kitaba, edebiyata, klasik müziğe, tiyatro ve sinemaya yani kültür ve sanata verdiğimiz değeri, Cumhuriyet’in kurumlarına borçlu olduğumuz muhakkak. Söz konusu kültür politikalarının pek çok eksik yanı kaldı. Müzeler yeterince yaygın ve enerjik kurumlara dönüşemedi. Plastik sanatlar devletin kültür politikalarında kendine neredeyse hiç yer bulamadı. Ülkenin tek Resim Heykel Müzesi, İstanbul’da 1930’lardan bugüne 80 yıllık ömrünün neredeyse yarısını kapalı geçirdi. Tüm ülkede 90 yılda ancak üç Resim Heykel Müzesi (İzmir, Ankara ve Erzurum) daha açılabildi. Ulusal söylemi aktarabilecek bir büyük “ulusal tarih” müzesi kurulamadı. Orkestralar ve opera bale yaygınlaşamadı; onları ağırlayacak simgesel önemi de olan yeni binalar, tiyatrolar, opera salonları yapılamadı. Fakat yine de “maya tuttu”. Bütün bu kültürel alanların belirli oranlarda izleyicisi oluştuğu gibi, devlet desteğinin dışında da tiyatro, sinema, müzik ve hatta plastik sanatlarda kendi ayakları üstünde duran pek çok kurum ortaya çıktı.

Türkiye’de laik ve modern yaşam tarzını benimseyen kitlelerde bile sanata yönelik ilgi, hiçbir zaman Batılı toplumlardaki kadar olmadı. Bu nedenle 1960’lardaki tiyatro patlaması 1980’lerde 1990’larda sönebildi. Ya da klasik müzik, opera, resim, çağdaş sanat gibi alanlar büyük kentlerin ve hatta İstanbul’un sınırları içinde kaldı. Tüm bu alanlarda devlet öncü bir rol oynamış ve özellikle 1990’lardan sonra kültürel alanları önemli ölçüde kendi enerjisi ile gelişmeye bırakmış oldu. Tabii ki bu da “kültür politikaları” anlamında siyasi bir tercihtir. Devletin öncü, koruyucu ve kollayıcı rolünü her zaman canlı tutması gerektiği düşüncesi kadar “devletin kültür politikası olmaz” anlayışı da günümüzde geçerliliği olan bir yaklaşımdır. Günümüzde neredeyse bütün Batı dünyasında devlet kamusal kaynaklar yardımıyla kültür ve sanatı destekler. Ama bunu yaparken belirli bir kültürel anlayışı öne çıkartıp, kültürel kodlarla oynamaz. Kimseye çıkar sağlamaz. Olabildiğince bağımsız kurullar yardımıyla dağıtılan, yerel yönetimlerin kontrolüne bırakılan, toplumsal ihtiyaç ve taleplerle ilişki içinde mekanizmalar yardımıyla yürür bu destek mekanizmaları.

Kültür sanat alanı günümüzde daralıyor

Türkiye ise bugün hala benzer bir sistemi kurabilmiş değil. Üstelik serbest piyasacı ve liberal sağ iktidarlar döneminde Cumhuriyet’in kültür kurumları ilk yıllardaki hızından çok şey kaybetmiş, yenilenip geliştirilmedikleri için günümüze epey güç ve etki kaybıyla ulaşabilmiş durumdalar. Bugün Türkiye’de kültür sanatın esas enerjisi özel kurumların desteği ve kültür endüstrisinin imkanlarından beslenebiliyor. Yani sponsorlarla gerçekleşen festivaller, sanat piyasasıyla ayakta duran galeri sergileri, bilet alabilen kitlenin, eğlence dünyasının beslediği konserler… Aslında hala kamu desteğine fena halde ihtiyacımız var. Çünkü evrensel standartlardaki kültürel etkinliklerin tüm ülkeye yaygınlaşması ve piyasaya uyumlu olmayan ama gerçekten değerli ve öncü sanatın gelişmesi de ancak böyle mümkün olabilir. Batılı ülkelerde, yeni sağa, neo liberalizme, bütün o bütçe kesintilerine rağmen kültür destek programlarının ne pahasına olursa olsun sürdürülmesinin temel nedeni, bunun gayet iyi biliniyor olması.

Türkiye’nin öncü sanat kurumlarının oluşturulmasında, yöntem olarak 1920’lerin ve 1930’ların politik anlayışı etkili olmuştu. Cumhuriyet’in kültürel atılımında, devletin dönüştürücü rolünü icra eden kurucu kadroların siyasetinde günümüz anlayışına göre “dayatmacı” bir yan olduğunu da kabul etmemiz gerek. Yeni imkanlar, zaman zaman yeni yasaklarla birlikte kendini gösteriyordu. Daha katılımcı ve kapsayıcı kültür politikaları uygulansaydı, bugünkü fay hatlarımız daha az tehlikeli olur muydu? Ya da başka bir deyişle, evrensel kültür daha geniş kitleler tarafından kabul edilir miydi? Bu, tartışılmaya değer bir soru. Ama işin ilginci, bu soruyu en çok soran ve Cumhuriyet’e karşı suçlayıcı bir yaklaşım benimseyen muhafazakar, dindar kesimlerin bugün “dayatmacı ve yasakçı” bir kültür politikasını uygulamaya koymuş olmaları.

İktidar partisi Türkiye’de siyasi, ekonomik değişimin kültürel ayağının eksikliğinden yakınıyor. Kültür politikalarını da buna göre şekillendirmeye çalışıyorlar. Türkiye neredeyse on yıldır muhafazakar sanatı tartışıyor. Bugün herkes biliyor ki sanatçı doğası gereği eleştiren, karşı çıkan kişidir. Ve tam da bu nedenle muhafaza eden ve inancına, liderine hizmet eden kişiye dönüştürülemez. Dönüştürülse bile ürettiği eserler evrensel karşılığını bulmaz. Nitekim muhafazakar bir sanatçı grubu yaratılmadı. Ama özgür sanatı besleyen pek çok damar ya tıkandı ya da epey daraldı. Ak Parti’nin AB politikalarına hız verdiği, dünyanın Türkiye’yi pek merak ettiği 2000’lerin ortalarında, 2010’a kadar olan dönemde kültür sanat ortamımız çok canlanmıştı. Festivaller büyümüş, sanatçılar daha iyi yaşamaya başlamış, etkinlik sayısı çok artmıştı. Nobel Edebiyat Ödülü, Cannes ve Berlin’den gelen büyük ödüller, Türkiyeli sanatçıların dünyanın en önemli sergilerine çağrılmaları bu dönemde yaşandı. Ama ne zaman Türkiye’de baskı artmaya başladı, bütün bu ortam da sararıp soldu.

Bugün savaşlar ve terör nedeniyle Türkiye’ye yabancı sanatçı getirmek çok zor. İnsanlar toplu alanlara, konserlere gitmekten çekiniyor. Yasaklar yüzünden sanat sinemasının dinamosu olan festivaller güç kaybetti. Sinema ve tiyatro yardımları, muhalif tavır alan sanatçılara kesinlikle verilmez oldu; dolayısıyla üretim azaldı. Antalya, yarım asırlık Altın Portakal Ulusal Yarışmayı düzenlemekten vazgeçti. Rock’n Coke, Efes Pilsen Blues, Onelove gibi dev müzik festivalleri sona erdi. İstanbul’da kültür sanatın merkezi olan Beyoğlu tenhalaştı; varlık sebebi olan ziyaretçilerini yitirdi.

Cumhuriyet’in yüzüncü yılına doğru ilerlerken, Türkiye’de kök salmış sanat anlayışının tamamen yok olmasından tabii ki endişe etmiyoruz. Sonuçta, Türkiyeli sanatçılar üretmeye devam edecek. Onları okuyacak, izleyecek birileri her zaman olacak. Büyük bir birikim var ve bunun karşılığı hayatta kalacak. Ama bizim hayalimize ulaşmamıza daha epey vakit var; işin kötü yanı bu. Kültür ve sanatı hayatının her aşamasında benimseyen, baş tacı eden bir toplumda yaşama hayalimizden; sevdiğimiz müziğin Türkiye’nin her yerinde kendine dinleyici bulabildiği, filmlerin en uzak kasabalardaki kültür merkezlerinde gösterildiği, kitapların bütün bir ülkeye yayılıp konuşulduğu, her gün binlercesi yapılan yeni evlerin duvarlarının boş kalmadığı bir ülkeye dönüşme hedefinden daha hala epey uzaktayız.

*Cem ERCİYES
Doğan Kitap Yayın Direktörü
cerciyes@de.com.tr 

Bir Cevap Yazın