Canan KAFTANCIOĞLU – Savrulmaya Giden Süreçte Yönetmeme Bir Tercih miydi?

 “Türkiye gerçek anlamda yönetilmiyor, savruluyor! Türkiye’de bir yönetim boşluğu var, her alanda bir yönetim boşluğu var!” CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, ilk kez Mart 2018 tarihinde söylemişti bu sözleri. Ve İlk o gün aklıma düşmüştü bu soru: Bu “yönetmeme” hali, kurmak istedikleri yeni rejimi inşa etmek için aslında bilinçli bir tercih miydi? Bu şekilde fatura Cumhuriyetin kökleşmiş kurumlarına kesilerek bir bir yok edilecek ve murat edilen tek adam diktasına kolaylıkla ulaşılabilecekti. Senaryo bu muydu?

„Yönetmeme“den „yönetememe“ye

Cumhuriyet kurum ve ideolojisinin kendilerini engellediği, bukağılardan kurtulunduğunda uçuşa geçileceğiyle ilgili anlayışı, AKP yetkililerinin değişik zamanlarda yaptıkları kimi açıklamalarda görmek mümkündür. Bu kurgunun kendisi yeterince vahim olmakla birlikte, daha vahimi ise gerçekten yönetemiyor olmalarıdır. “Yönetmeme hali”ni yönetemeyen korkunç bir beceriksizlikle, bir çıkar grubuyla karşı karşıyayız.

Adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) denilen ucube sistemle birlikte ülkenin nasıl savrulduğunu anlatmaya gerek yok aslında… Hep birlikte yaşıyoruz. Ancak gelecek kuşaklara not düşme adına, ne olduğunu ve nasıl olduğunu kayda geçmekte fayda görüyorum.

AKP iktidarı döneminde devleti yönetmek yerine ele geçirmeye çalışan, kendisini devlet olarak gören bir iktidarı hep birlikte deneyimledik. Yıllarca “üç koyun versen bunlara güdemezler” diye algı operasyonu yapanların, beş maskeyi dağıtamadıklarına tanıklık ettik. Aşı tedarikini sürüncemede bıraktıklarını, sağlık çalışanlarını, vatandaşı kaderine terk ettiklerini gördük. Öğretmenler, öğrenciler, veliler plansız programsız, bir açılıp bir kapanan okullar nedeniyle perişan oldular. Evine ekmek götürmek isteyen güvencesiz işçiler, salgın koşullarında çalışmaya mecbur bırakıldı.

Geriye dönüp baktığımızda; savrulmaya giden sürecin ilk adımlarının Cumhuriyetin bütün kurumlarının içinin boşaltılması ve neredeyse yok edilmesiyle atıldığını görebiliyoruz.

Bir yandan da köklü kurumları yok etme amacıyla kasti olarak uygulanan “yönetmeme” stratejisi ile karşı karşıya kaldık. Bu süreçte neler yaşanmadı ki… Cumhuriyetin kurucu kültürünü temsil eden Hıfzısıhha Enstitüsü kapatıldı, Türk Tarih Kurumu ve  Türk Hava kurumu gibi kuruluşlar işlevsizleştirildi. TÜPRAŞ, PETKİM, TÜRK TELEKOM, SEKA ve Türkiye’nin değişik bölgelerindeki şeker fabrikaları gibi kamu iktisadi teşekkülleri özelleştirilerek yok pahasına satıldı. Tank Palet fabrikasının nasıl ve kimlere peşkeş çekildiği ise hafızalarımızda tazeliğini koruyor.

Bu geçiş sürecinde, kimi zaman yargının ele geçirilmesiyle ilgili operasyonlar ön aldı, kimi zamansa demokrasicilik oyunu adı altında yapılan referandumlar. Tüm bu yapılanlardan sonra ülkede ne yargı ne de yargıya güven kaldı.

SODEV’in 2019 Haziran ayında yaptığı bir çalışmaya göre en bariz adi suçlarda bile yargıya güven yok denecek kadar az. Vatandaşa sorulduğunda yapanın, hak ettiği cezayı alacağına inananların oranı hırsızlık konusunda yalnızca %26,5, taciz/istismarda %19,3 ve yolsuzlukta ise %26,7’dir. Kötüler içinde en kötüsü ise; taciz/istismar halinde yapanın yanına kalacağı inancının, diğer adi suçlarla ilgili olandan bile daha fazla olduğunu belirtmek lazım.  

Ağzından insan haklarını, özgürlüğü düşürmeyen, gözlerinden gözyaşlarını eksik etmeyenlerin “yerli ve milli dava” adı altında bu güzelim ülkeyi nasıl soyup soğana çevirdiklerinin yakın tanığıyız. Gizli ajandalarını hayata geçirmek  adına etrafı jelibonla sarılmış zehri, ölümcül vaatleri, Goebbels’i bile mezarında ters döndürecek bir maharetle tekrar ve tekrar toplumun damarlarına zerk ettiler.

Sonuçta olan millete, devlete oldu. Kendi bekaları uğruna bir toplumun geleceğini kararttılar; ülkemiz çorak, verimsiz, karşıt görüşlerin kendisini ifade edemediği, adaletin tek bir kişi ve görüşe göre yorumlandığı bir korku ülkesine dönüştü.

Devletin dini adalettir. Adalet duygusundan yoksun insanların yönettiği bir ülke vicdanını kaybetmiş demektir. İçten içe çürür, kokuşur, yaşanmaz olur.

Ülkemiz, kendisini “Cumhur İttifakı” olarak adlandıran, Cumhur’u yıkmaya yemin etmiş bir kötülük rejiminin cenderesi altında inim inim inliyor. Gece yarısı kararnameleriyle yönetilen kasvetli bir ülke bu ülke.

Yönetmeme stratejisinin yanı sıra ülkenin gerçekten “Yönetilememe “ sorununu da yaşıyoruz. Sonuç olarak, Türkiye büyük bir yönetim krizinin içinde savruluyor. Kimi çevrelere göre bu bir devlet krizi; kimi çevrelere  göre ise bir rejim kriziyle karşı karşıyayız. Rejim kavramıyla devlet kavramı birinden diğerine geçişler olan, birinden yola çıkarak diğerini tarif edebileceğimiz kavramlar. Yaşanılan hem bir devlet krizidir hem de rejim krizi. Devlet krizi, parlamenter demokrasiye -Cumhuriyetin kendisinde içerili bütün ilerici yanlarıyla birlikte- son vermek isteyenlerin yaratmış oldukları bir rejim krizidir.

Cumhuriyet kurumlarının tahribi

AKP’nin zikzaklı bir hat izleyen iktidarı döneminde, Cumhuriyet’i Cumhuriyet yapan kurumlar tek tek işlevsiz hale getirilmiş ancak yerine geçirilmek istenen Başkanlık Rejimi kurulamamıştır. Devletin tüm organlarında bir başıbozukluk hakimdir. Talimat gelmeden hareket edemedikleri için icra makamlarında bir tür felç durumu oluşmuştur. Başkanlık rejimi savunusunun en önemli argümanlarından biri olan “mevcut sistemin hantallığını ortadan kaldıracağız” iddiası bumerang gibi geri dönüp iddia sahiplerini vurmuştur. Bütün ipler tek adama bağlandığı  ve devletin çoklu görevleri bir merkezden yönetilemeyeceği için ipler birbirine dolanmış, kördüğüm olmuştur. Her biri hayati fonksiyona sahip merkezlerin işlevsizleşmesine bağlı olarak, devlet işleyişindeki uyum, senkronizasyon da bozulmuştur.

Karşı karşıya kalınan durumu, devlet işleyişi bazında çoklu organ yetmezliği olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Devletin işleyişiyle insan vücudunun işleyişi birbirine benzetilebilir. İnsan vücudunda her birimin görevi ayrı ayrı tanımlanmış, bağımsız, birbirine koparılamaz bağlarla bağlı -beyin, kalp, omurilik gibi- çok güçlü merkezler var. Bu merkezler işlevleri bakımından güçler ayrılığına benzetilebilir. Bağlantı koparıldığında nasıl ki felçli biri, beyinden uyarı alamadığı için kolunu bacağını oynatamazsa ya da istem dışı davranışlarda bulunursa toplum ve devlet işleyişindeki hayati kurumlar da öngörülemez davranışlarda bulunabilir, mevcut krizi çoğaltabilir ya da bizzat kendisi krize neden olabilir.

Katılımcı yönetimi ve güçler ayrılığını geride bırakarak her kararı bir adamın iki dudağından çıkacak talimatlara bırakan bu ucube düzen, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş hataların önünü açmıştır. Çokça örnek bulunmakla birlikte, plansız göçü ele almamız bile bu hataları tek başına açıklayacaktır. Gerek Batı İttifakı gerekse AKP’nin büyük iştahla ürettiği Suriye politikaları, Suriyeli sığınmacılara ve sığınmak zorunda kaldıkları ülkelerin toplumlarına büyük bedeller ödetmektedir. Türkiye “şahsımın” verdiği kararlar ile ekonomisinin ve toplumsal yapısının kaldırabileceğinden fazla Suriyeli sığınmacıyı kabul etti. Bugün bu sığınmacılar ülkemizde ekonomik ve psikolojik şiddete maruz kalırken, toplumumuzda ise kendilerine yetmeyen kaynakların bir başkası ile paylaşılmasının doğruluğuna dair derin bir kaygı oluşmuştur.

Gerek pandemi sürecinin başından beri olup bitenler, gerek sel ve yangın felaketleri karşısında izlenen tutum, gerekse göçmen politikasının yol açtığı sorunlar, yönetememe halinin belirtileri olarak değerlendirilebilir.

Salt pandemiyle ilgili önlemlerle ilgili bir gözden geçirme bile AKP iktidarının bizi getirip bıraktığı yeri anlamak için yeterlidir. Yönetmeme stratejisiyle birleşen yönetememe durumunun oluşturduğu devlet krizi içerisinde bürokratlar kişisel ikballerini korumak adına kurumların saygınlığını yerle bir ettiler.  Sağlık Bakanı, “süreci iyi yönettiği”yle ilgili izlenimi çok çabuk tüketti çünkü halkın sağlığını önceleyen bir bakan gibi değil, AKP’nin siyasi çıkarlarını gözeten bir bürokrat gibi davrandı. Aynı şekilde Milli Eğitim Bakanı da benzer bir konuma düştü. Hükümetlerden bağımsız bir devlet politikasını uygulaması gereken Dışişleri ve Ulaştırma bakanlıkları da aynı yönetememe halinden nasibini aldı.

Hizmet üretemeyen basiretsiz yöneticiler, CHP’li belediyelerin hizmetini engellemek için akla ziyan işler yaptılar. Halka ucuz, kaliteli ekmek ulaştırılmasının önünü kesmek için zorbaca yöntemler uyguladılar. Metroyu bile çalmaya kalkıştılar. Evrensel “M” işareti yerine Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’na göndermede bulunan “U” işaretini öne çıkardılar. İster belediye yapsın isterse bakanlık, bir kamu hizmeti olan ulaşım hizmetini bile ayrıştırıp ötekileştirdiler.

Krizden fırsat üretme yöntemleri

Krizi fırsata çevirmek de mümkündü elbette. Yaşanan kriz ortamı, önceliği vatandaştan değil kişisel faydayı büyütmekten yana kullanabilmek için de büyük bir fırsat yaratıyordu. Milli servet, yandaş müteahhitleri zengin etme önceliği içinde tüketildi. Tek bir yolcunun bile inmediği havaalanlarına milyon dolarlar harcandı.

Tam da bu noktada AKP’nin, ne yaparsa tersini söyleme, ne söylerse tersini yapma pratiğine ek olarak CHP takıntılı politikasına da değinmek gerekir. AKP, bir süredir yönetememe halini muhalefete, özelde CHP’ye mal etmeye çalışan şark kurnazı bir politika izliyor. Bunu bazen CHP’li belediyelerin hizmetini “devlet yetkisi”ni kullanarak engellemek, bazen geçmişte aslında hiç olmamış olumsuzlukları gerçekmiş gibi ısıtıp ısıtıp propaganda malzemesi olarak kullanmak, bazen de kendi yetki ve sorumluluk alanındaki bir sorunun faturasını CHP’li belediyelere yıkmak suretiyle yapıyor. Bu, çok tehlikeli bir ayrıştırma ve kutuplaştırma politikası.

Söz konusu ayrıştırma ve ötekileştirmeyi memleketin dört bir yanını saran yangınlar sırasında da yaşadık. Yönetim krizi apaçık bir şekilde gözlerimizin önünde cereyan ediyordu. Bir yandan İçişleri Bakanı, yaygın bir şekilde CHP’li belediyelerin yönettiği bölgelerde çıkan orman yangınlarından CHP’li belediyeleri sorumlu tutabildi. Diğer yandan, Türkiye’nin ciğerleri yanarken beceriksizliklerinin, THK’nın işlevsizleştirilmesinin üstünü hedef şaşırtan açıklamalarla örtmeye çalıştılar. Elde neden yangın söndürücü uçak olmadığının haberini yapamayan yandaş medya, yağmur duasına çıkan sarıklı din tüccarlarını haberleştirirken zerrece utanmadı.

Sorunlar, sorunlar… ve çözüm

Bu ülkenin, yönetme kapasitesine sahip bir iktidara ihtiyacı var. Oysa bizler, yıllardır uyguladıkları yanlış politikaların doğurduğu  felaketler esnasında bir uçtan bir uca savrulan bir hükümet ile karşı karşıya kaldık.  Maden facialarında tanık olduğumuz kaderci yaklaşım, sel felaketiyle sarsıldığımız günlerde de devredeydi. Sel felaketlerinin nedeninin derelerin HES’lerle kilit altına alınması ve yanlış imar politikası olduğu gerçeği es geçildi. En son Kastamonu Bozkurt’ta gördük; yüzlerce, binlerce yılda oluşmuş dere yatakları yapılaşmaya açılınca, felaketin yaşanması da kaçınılmaz oldu. Yönetilemeyen bir sorun olarak deprem, sessiz ama ölümcül bir gerçeklik olarak kapıda bekliyor. Deprem vergilerinin nerede kullanıldığı belli değil. “128 Milyar Nerede?” sorusuna devlet yetkililerin verdiği tutarsız yanıtlar, kurmaca mizah hikayelerine taş çıkartacak yaratıcılıkta. Ahmet Kaya’nın “Başım Belada” şarkısında söylediği gibi “Nerden baksan tutarsızlık nerden baksan ahmakça.” Gerçekten de başımız belada.

İşsizlik, çarşı pazar fiyatları almış başını gidiyor. Kira artışları durdurulamıyor. Dar gelirli vatandaşların evindeki yangın günden güne büyüyor. Sağımız solumuz kriz. Toplum ise, içinde bulunduğu krizin her adımını biliyor ve izliyor. Bir araştırma şirketinin Eylül 2020 tarihinde yaptığı araştırmada, ekonominin durumunu iyi olarak ifade edenlerin oranı %21,4 iken –ki, bu da yeterince düşük- aynı şirketin Eylül 2021 tarihli çalışmasında bu oran %12,2’ye düşmüştür.

TDK, krizi “Bir ülkede veya ülkeler arasında, toplumun veya bir kuruluşun yaşamında görülen güç dönem, bunalım, buhran” olarak açıklıyor. Tıp dilindeki karşılığıysa “Bir organda birdenbire ortaya çıkan fizyolojik bozukluk, akse.” … Yaygın kabul gören tanımlamalar arasında “Aniden gelişen, şiddetli belirtilerle ayırt edilen nöbet, hastalık nöbeti” de var. Bana en çarpıcı geleniyse şu: Hastalığın dönüm noktası, hastanın iyileşeceği veya öleceğinin belli olduğu an!

Charles Dickens’ın ölümsüz eseri İki Şehrin Hikayesi, “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü” ibaresiyle açılır ve şöyle devam eder: “Hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana. Sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece ‘daha’ sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.”

Benzer bir dönemden geçiyoruz. İki ayrı Türkiye arasındaki bilek güreşi devam ediyor. Yüz yıllık parantezi kapatmak isteyenlerin 2023 hayalleriyle, Cumhuriyet aydınlanmasının ışığıyla yıkanmış olanların Türkiye hayalleri bambaşka dünyaları işaret ediyor. Peki, bu durumun bir çözümü yok mu?

Elbette var!

Çözüm sende, inancında…

Çözüm, ikinci yüzyılında demokrasiyle taçlandıracağımız Cumhuriyette…

Zamanların belki de en kötüsünü zamanların en iyisine çevirmek bizim elimizde, değişeceğine inananların elinde, gençlerin, kadınların, asla umudunu kaybetmeyenlerin elinde…

Ve bunu başaracağız…

Hep birlikte…

*CHP İstanbul İl Başkanıı
Tıp Doktoru,
canankaftancioglu@gmail.com