Can Büyükbay – Kapitalizm ve Demokrasi’nin Çelişkili Birlikteliği

can b++y++kbay (4)

 

 

 

 

 

Yunanistan’da Syriza’nın, İspanya’da Podemos’un olağanüstü yükselişleri ve Thomas Piketty’nin Kapital kitabına gösterilen büyük ilgi; yeni bir ekonomik ve toplumsal örgütlenme modeline ve gerçek demokrasiye duyulan özlemin son zamanlarda uluslararası düzleme de yansıyan en önemli belirtileri oldu. Bu yeni durum, eşitsizliğe dayalı toplumsal gerçekliklerin aslında toplumların vicdanında kabul edilmediğine işaret ediyor. Hümanist bir başkaldırı, çoğu ülkede bilinç düzeyinde, kimi yerlerde de eylemlerle kendisini gösteriyor. Dünya toplumlarının temelindeki “oluşturucu ilke” olan küresel kapitalizmin sonuçlarının kabul edilmediği yavaş yavaş anlaşılıyor. Toplumların spekülatif finans odaklı sistemden insan odaklı sistemi temel alan dünya görüşünü ya da “oluşturucu ilkeyi” gerçekleştirme çabaları da yavaş yavaş başarılı olmaya başlıyor.

Bu gizillik (olabilirlik, potentiality) toplumların içerisinde her zaman vardır. Ne var ki, nitel değişimlerin zamanını kestirmek gerçekten de zordur. Özellikle de yolunda gitmeyen düzen konusunda zamanın etkili düşünürlerinin hemfikir olmaları, tarihte değişimin gerekliliğin en önemli habercisi sayılabilir. Buradan hareketle bu yazı, etkili Alman entellektüelleri Wolfgang Streeck ve Jürgen Habermas’ın kapitalizm ve demokrasinin krizi tartışmalarından yola çıkarak, kapitalizm ve demokrasi arasındaki ilişkiyi ele alıyor.

Wolfgang Streeck: ‘Satın Alınan Zaman’

Etkili Alman sosyolog ve Max-Planck Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü başkanı Wolfgang Streeck’in 2013 yılında yayımlanan “Gekaufte Zeit” (Satın Alınan Zaman) adlı kitabı ve Jürgen Habermas’ın kapitalizmi eleştiren makaleleri, uluslararası medyanın alışılagelenden daha çok ilgisini çekti. Yazarların dünyayı değiştirecek, tamamen yeni, kimsenin daha önce bulamadığı fikirleri ortaya koyduğu söylenemez. Tersine, yazıları tamamen zamanın ruhuna uygun olduğu için yankı uyandırmıştır.

Streeck, kitabında demokrasi ya da kapitalizm arasında seçim yapılmasının gerekliliğini tartışır. Özünde kapitalizm ve demokrasinin artık bir arada var olamayacağını savunur. Bu tezini Avrupa’nın bir alternatif öncesinde olduğunu belirterek güçlendirir: Demokrasisiz kapitalizm ya da kapitalizmsiz demokrasi. Kriz sürecinin başlangıcını 1960’lı yılların sonu olarak belirleyen Streeck, öznel siyasi aktörlere odaklanmadan, nesnel süreci inceler. Süreci, şu ya da bu siyasi partinin değil, kapitalizmin krizi olarak yorumlar. Düşünce düzleminde neoliberal kapitalist sistemin geri döndürülemez biçimde başarısız olduğunu savunan Streeck, tarihsel eğilimin yine de bu yönde devam ettiğini ifade ederek, çözüm yönünde karamsar bir tavır alır. Ona göre, siyasi kriz yönetimi zengin toplum kesimlerinin kurtarılmasına hizmet eder. Kriz ülkelerindeki halkların yoksullaşmasıyla ilgilenmez. Streeck, demokrasinin gelecek şansı konusunda karamsar olsa da ne yapılması gerektiğine dikkat çeker: Demokratik siyasetin öncelemesi gereken, yaklaşık kırk yıldır neoliberalizmin güçlenmesiyle zayıflayan demokratik kurumları güçlendirmek ve piyasa adaletini korumaktır. Piyasaların yeniden sosyal kontrol altına alınması gerektiği açıktır. Ancak, kabul etmek gerekir ki böylesi bir bakış açısının ciddi biçimde gündeme gelebilmesi için güçlü bir siyasi mobilizasyon gereklidir.

Burada şunu vurgulamakta yarar var: Liberal demokrasi, siyasi özgürlüğün yeterli olacağını savunur. Sosyal demokrasi içinse bu yeterli değildir. Son yıllarda Avrupa genelinde özellikle maddi anlamda dezavantajlı halk gruplarında seçime katılım oranı düşüyor. Şu anda egemen olan ekonomi pratiğinin demokrasiyi tehdit ettiğine dair tartışmalarda; siyasetin ekonomi alanına karşı güç kaybı, seçmen katılımının azalması ve siyaset yorgunluğu konuları ön planda yer alıyor. Streeck’e göre, acil çözüm yollarının hepsi kullanıldığından, artık demokratik kapitalizmin krizi önlenemez. Geçici çözüm yolları tükendiğinde kapitalizm ve demokrasi aşılamaz bir karşıtlık içerisindedir. Artık kapitalizm adil dağıtılan büyümeyi sağlayamaz ve demokrasiyle yolları ayrılır.

Jürgen Habermas’ın yanıtı

Dünyanın en etkili entelektüellerinden biri olarak kabul edilen Alman filozof Jürgen Habermas ise Streeck’in radikal kapitalizm eleştirisini över; ancak Avrupa’nın yeniden ulus devlet temelinde dönüşmesi yönündeki önerisini verimsiz bulur. Diğer yandan Habermas, Streeck’i siyasi alternatifleri tanımamak ya da gözardı etmekle eleştirir. Sol entellektüellerin kapitalizm eleştirisinin zaafındaki ana nedenin, siyasi alternatifleri görememe ve analizlerini siyaset alanında kullanamama olduğunu vurgular. Bu bağlamda, Habermas, Streeck’in determinizme yöneldiğini ve alternatifleri göremediğini söyler. Habermas, Streeck’in hüküm süren ekonomi pratiğinin siyasi demokrasiyle uyuşmadığını, hatta demokrasiyi tehdit ettiğini ikna edici biçimde açıkladığını kabul eder. Ancak pratikte demokrasiyi kurtarmak ve kapitalizmi aşmak için neler yapabileceğine de değinmek gereklidir.

Streeck’in yaklaşımında eleştirilecek nokta, tasarruf politikalarının felakete yol açan sonuçlarını eleştirmesine rağmen, alternatif ve çözüm bulma konusundaki karamsarlığıdır. Burada, Streeck’in gözardı ettiği ya da yeterince dikkate almadığı, halkların öfkesinin siyasete olan güçlü etkisidir. Bunu Podemos ve Syriza’nın yükselişi kanıtladı. Devamının da geleceğini umalım. Toplumda bulunan gizil süreçlerin siyaset üzerindeki dönüştürücü etkilerini gözardı etmemek gerekir. Şu ana kadar genelde yaşanan sorun, başkaldıran insanların kapitalist sistemi neden reddettiklerini bilmeleri; ancak başka bir sistem üzerine yoğun olarak düşünmemeleriydi. Hangi etkenler, kurumlar, düzenlemeler alternatif bir sistem oluşturabilir ve adım adım kapitalizmin sonuçlarını dönüştürebilir? Bu konu üzerinde düşünmeye her zaman gerek olduğu açık.

Siyaset alanında etkili kapitalizm eleştirisi ve Thomas Piketty

Thomas Piketty de, büyük üne kavuşan Kapital adlı kitabında ne tür kamu kurumlarının ve politikalarının, adil ve etkin bir biçimde kapitalizmin düzenlenmesini sağlayabileceğini sorguluyor. İdeal çözümü, sermayeden küresel ve artan oranlı bir vergi alınması olarak görüyor. Bu reformun, uluslararası sermaye akışının ve bankacılık sisteminin etkin biçimde düzenlemesinin koşulu olan, demokratik ve finansal şeffaflığı da sağlayacağını vurguluyor. Piketty’e göre, böylece kapitalist ekonomik serbestlik ve rekabet gücü muhafaza edilirken, genel yarar da özel yararın üstünde tutulur. Kanımca bir üst zenginlik sınırının da oluşturulması gereklidir.

Radikal “yeniden dağıtım” politikalarının, ücretlilerin yararına olmayan ekonomik krizlere yol açabileceğini vurgulayan Piketty, modern yeniden dağıtım sisteminin zenginden alıp fakire vermeyi açıklıkla içermediğini vurguluyor. Piketty’e göre, bunun yerine modern sistemin özellikle sağlık, eğitim ve emeklilik alanında kamu hizmetlerini ve sosyal ödenekleri finanse etmesine önem verilmelidir. Piketty’nin de, kitabının ‘21.Yüzyıla Uygun Bir Sosyal Devlet’ bölümünde belirttiği gibi, gelişmekte olan dünyada vergiye dayalı ve sosyal bir devletin kurulması acil bir gerekliliktir.

Analiz ve sonuç

Streeck’in yapıcı bir çözüm konusundaki karamsarlığı hiç de temelsiz değil. Ancak bu karamsarlığı aşmak gerekir. Avrupa genelinde somut önerileri olan birçok düşünce kuruluşu, sendika ve siyasi parti bulunuyor. Bunların hepsiyle işbirliği içerisinde olmak gerekir. Türkiye’de de siyasi açılımlarla, dağınık gruplar pratik yönelimli bir sosyalist tartışma sürecine çekilebilir. Sosyal demokrasinin, kimlik politikalarına düşme tuzağından kaçınarak ve özünü koruyarak, kapitalist sistemin eleştirisine ve zararlarının aşılmasına yönelmesi gerekir.
Sosyal demokrasinin çelişkisi, hem sermayenin üretim gücünü tetiklemek hem de etkilerini karşılamak zorunda kalmasıdır. Ancak en azından şu ispatlanmıştır; sosyal demokratların hükümette olduğu kapitalist sistemler daha adaletli ve eşit bir toplum yarattı. Başta İsveç Sosyal Demokrasisi olmak üzere Avrupa solunun dönüştürücü potansiyeli tarihte etkili oldu. Ne ki, sosyal demokratların da kabul ettiği üzere, kapitalist toplumlardaki hükümetler sermayeye yapısal olarak bağımlıdır. Bu durum, Syriza için olduğu kadar, Alman Sosyal Demokrat Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi için de geçerlidir. Ekonomik refah, zorunlu olarak sermaye sahipleriyle işbirliğine bağlıdır. Bu noktada, her şeyin piyasaya bırakılmasına karşı çıkılmalı ve ekonomik ilişkilerin depolitizasyonu engellenmelidir.

Yeniden dağıtım politikaları olmadığında kapitalizmin yönetilebilirlik krizi baş gösterir ve Habermas’ın öne sürdüğü gibi geç kapitalizmin meşruiyet sorunları ortaya çıkar. Meşruiyet krizi çerçevesinde sınıf çatışmaları, katılım, temsil ve bölüşüm krizleri toplumsal alanda yükselir. Şu anda yaşanmaya başlayan da budur. Doğal olarak bütün bu bağlantıların değişik formları vardır ve daha ayrıntılı analizi gereklidir. Ancak yine de iki hipotez mantıklı görünüyor:

1.Kapitalizm demokrasi olmadan da var olabilir.
2.Kapitalizm demokrasi olmadan işlediğinde sömürü ve eşitsizlik artar; bu da, kapsayıcı ve eşitlikçi demokrasi taleplerine yol açar.

Sosyal demokratların önemli bir görevi, ekonomistlerin maddi çıkarlar etrafındaki dar görüşlerini insan odaklı bir merkeze kaydırmaktır. Tüm bireylerin katılımını öngören bir radikal demokrasi deneyimi kapitalizmin oluşturduğu hasarı gidermede etkili olabilir. Bu noktadaki ana model, Latin Amerika’dır.

Sosyal demokratların güçlü bir öyküsü olmalıdır ve bu uğurda birleşilmelidir. Liderin özgüvenini sağlayan, inandıkları değerler ve bağlandıkları öyküdür. Şu anda kapitalizm kabul edilebilir bir sonuç üretmiyor; ancak sistemi derhal yeniden yapılandıracak alternatif sistemin toplumsal çöküş yaşanmadan olanaksız olduğu da içten içe kabul ediliyor. Bu geçiş noktasında sosyal demokrasinin rolü büyük önem taşıyor.

Neoliberal küresel kapitalizm olarak adlandırılan dünya düzeni, kapitalizmin demokratik krizinin sonucu olarak algılanabilir. Ancak Streeck’in atladığı şu nokta akılda tutulmalıdır: Toplumların ve tek tek bireylerin her küçük çabası tarihsel olayları etkiler.

Alman filozofu Heidegger, insan varoluşunu ‘varlığın-içine-atılmışlık’ olarak nitelendirir. Bu, insanın varoluşsal yalnızlığını açıklasa da şu anda toplumlar için aynı durum pekala söz konusudur. Ortada bir çaresizlik vardır. Bir toplumun gelişebilmesi için ancak pek azı gerçekleşebilecek sayısız olanaklar vardır. Şu anda Syriza ve Podemos örnekleri, pratiğin olasılıklarının farkına varılmasını gerektiriyor. Liberal demokrasinin tarihin son biçimine karşılık gelmediği ve Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezinin ne kadar yanlış olduğu kanıtlanmıştır. Ekonomik emperyalizm ve neokolonyalizm hala yoğun biçimde görülüyor. Sol içindeki son gelişmeler, dünyanın neresinde olursa olsun, insanlık adına en ilerici ve en çok heyecan verici değişimleri temsil ediyor.
Habermas ve Streeck’in düşüncelerinden yola çıkılıp kapitalizm ve demokrasi çelişkisi ele alınarak gözlemlenen, neoliberal stratejinin demokrasiden kurtulma ve Hayek’in serbest piyasa fikrini tüm dünyaya yayma çabasıdır. Bu noktada onun en önemli karşıtı da Bernstein ve Kautsky’nin fikirlerine dayanan temelini unutmayan sosyal demokrasidir.

Kaynakça

• Jürgen Habermas, 2013: Demokratie oder Kapitalismus? – Vom Elend der nationalstaatlichen Fragmentierung in einer kapitalistisch integrierten Weltgesellschaft, in; Blätter für deutsche und internationale Politik, Heft 5/2013.

• Wolfgang Streeck, 2013a: Gekaufte Zeit – Die vertagte Krise des demokratischen Kapitalismus, 3. Auflage, Berlin.

• Wolfgang Streeck, 2013b: Was nun Europa? – Kapitalismus ohne Demokratie oder Demokratie ohne Kapitalismus, in: Blätter für deutsche und internationale Politik, Heft 4/2013.

* Dr. Can Büyükbay,
canbuyukbay@access.uzh.ch

Bir cevap yazın