Betül Çotuksöken – Yolsuzluk Üzerine

Betul-Cotuksoken_6092_1387824651

 

 

 

 

 

İnsan kendisinin kıldığı dünyaya, düşünmesi ve dili aracılığıyla yönelmesinin sonucunda bilgiye ve/veya bilgi olmayana ulaşabilir ve tekrar kendi dünyasına yöneliminde ya bilgi ya da bilgi olmayan belirleyici bir rol oynayabilir. Bu saptamadan da anlaşıldığı gibi, insanın dünyaya ulaşması ya da dünyaya ulaşmaya çabalaması her zaman adına “bilgi” diyebileceğimiz bir sonuç doğurmaz. Bu çabada çoğun, yanlış bilgi, doğrulanamayan bilgi ya da bilgi olmayan gibi bir sonuca erişilir.

İnsanın dünyaya, bu arada kendine ve kendisi gibi olanlara, öteki insanlara yönelmesinde, ulaşmasında ya da yönelme ve ulaşma çabasında, zihni boş bir levha (tabula rasa) durumunda değildir. Her insanın, bireyin doğal-toplumsal-tarihsel-kültürel bir varlık olmasından, özetle bir dil varlığı olmasından dolayı, içinde bulunduğu ortamlardan edindiği gündelik bilgisi, inançları, yerel kültürel deneyimleri, önyargıları, değer yargıları da vardır. Çünkü her insan biraz önce de belirlediğimiz gibi, toplumda öteki insanlarla, başkalarıyla birlikte varolur ve yaşamını bu birliktelik içinde sürdürür.

Her bir insanın toplumdaki duruşuna, durumuna yakından baktığımızda ya da daha yalın bir biçimde kendimize yöneldiğimizde, eylemlerimizin ve/veya ilişkilerimizin temellerini oluşturanların ne/neler olduğunu ayrımsamaya, ayırt etmeye çalıştığımızda, çoğun isteklerimizin, arzularımızın, gereksinimlerimizin, heyecanlarımızın, duygularımızın, anlık duygu durumlarımızın bizi belirlediğini, bunların hepsinin farklı düzeylerde belirleyici olduğunu anlarız. Düşüncelerimizi, kanılarımızı, kanaatlerimizi, eylemlerimizi, ilişkilerimizi oluşturmada bilginin rolü ne; yoksa bilgi dışı olanlar mı bizi çoğunlukla belirliyor?

Eylemlerimizi, ilişkilerimizi örgütlemede, düzenlemede bilginin de payı var hiç kuşkusuz. Bu noktada iki tür bilgiden söz edebiliriz: Birinci tür bilgi, araçsal aklın kullanımı sonucunda ortaya çıkan teknik-mekanik, hatta günümüzdeki gelişmeler dikkate alındığında, teknolojik bilgi ve bu bilginin de bir bakıma temelinde bulunan, olguları anlamaya, açıklamaya yönelik alan bilgisi, bilimsel bilgiler. Burada büyük ölçüde gereksinimlerin karşılanması söz konusudur. İkinci tür bilgi ise, eylemlerimizi oluştururken ve/veya ilişkilerimizi düzenlerken belirleyici olan, değerlerle olan ilişkilerimizi düzenleyen ve hatta belirleyen ahlakın bilgisi, ahlak felsefesi ya da kısaca etik.

Her birimizin toplumsal varlıklar olarak, ne türden ve ne nitelikte olursa olsun, aynı zamanda toplumsal ahlakın özneleri ve nesneleri olduğumuz açık ve hatta bu, olgusal bir durum. Çünkü her birimiz, toplumsal-tarihsel-kültürel varlıklar olarak toplumsal-tarihsel-kültürel nitelikli ahlakın içine doğuyoruz ve çoğun onun tarafından belirleniyoruz. Ancak içine doğduğumuz ve yine çoğun içinde “kendimiz” olduğumuz toplumsal ahlakın da bilme, araştırma konusu yapılması; ona, onun yapılanışına, temel özelliklerine belli bir uzaklıktan bakılması, salt insan dünyasına özgü bir durumdur. Toplumsal ahlakı bilme konusu yapmanın sonucunda ortaya çıkan bilgi de, biraz önce belirttiğimiz gibi, ahlakın bilgisi, etik ya da ahlak felsefesidir.

Çoğun yerel-kültürel-geleneksel eylem kalıplarına ve bunlar tarafından temelleri atılan isteme ilkelerine dayalı olarak kurulan ilişkiler, kişinin başkalarıyla olan ilişkilerinde ölçüt olmaya başladığında, aynı zamanda çıkar eksenli ilişkileri düzenlemede ve gereksinimleri karşılamada düz mantıksal hatta, “aşırı rasyonel” ilişkiler, salt istemenin neredeyse içgüdülere dayalı olarak kurulması, ancak rastlantısal olarak adına etik dediğimiz bilgiyle, ahlakın bilgisiyle buluşur ve onun tarafından belirlenir. En çok rastlanan belirleme türleri toplumsal ahlaka, bilgi olmayana, alışkanlıklara, gündelik görgüye ve bunlar gibi olanlara aittir. Bu çerçevede toplumsal ahlakın çoğun somut bir biçimde dışavurumu olan “dayanışmacı” ilişkiler, hatta “keyfiliği” ve salt “çıkarsal olanı”, “kaba gereksinimlere” ilişkin olanı ölçüt alan ilişki ağları, eylem biçimleri kurulur ya da salt çıkara dayalı, çıkarı gözeten dayanışmacı, işbirlikçi bir tutum ve yine keyfi bir tutum, bunun sonucunda da keyfi eylemler ortaya çıkar.

Bireyler/kişiler arasındaki ilişkilerin, toplumsal ahlakın temel dokusunu oluşturan toplulukçu değerlerle kurulduğu toplumsal durumda tek kişinin, örneğin, işgal ettiği konumunun yansıttığı gücün diğer bireyler üzerinde bıraktığı etki, sonunda, bu bağlamdaki eylem öznelerini, “yolsuzluk” olarak adlandırdığımız bir durumun içine sokar. Yolsuzluk; toplumsal ve özellikle de kamusal ilişkilerde kendini gösterir. Kamusal alanın ve dolayısıyla kamusal olanın henüz kurulmadığı, toplulukçu değerlerin toplumsalı tümüyle kuşattığı ortamlarda, yapılanmalarda, “yolsuzluk” olarak nitelenebilecek bir durum da söz konusu değildir. Herhangi bir duruma “keyfi bir durum”, “yolsuzluk durumu” diyebilmek için o durumun çerçevesinin “kamusal” olarak nitelendirilmesi gerekir. Kamusal olanın henüz toplumsal olandan ayrışmadığı, toplumsal olana belli bir uzaklıktan bakılamadığı durumlarda, karşılaşılan tekil durumları yolsuzluk olarak nitelemek de olanaksızdır. Başka bir deyişle, toplumda özel ve toplumsal olanla, kamusal olanın ayrışmadığı, ayrışamadığı durumlarda yolsuzluk da söz konusu değildir. Bu durumda kimse olup biteni “yolsuzluk” olarak niteleyemez ve adlandıramaz.

Sözcük anlamıyla bozulmayı, çürümeyi de (Lat. corruptio; modern Batı dillerinde corruption) imleyen yolsuzluk terimi/kavramıyla karşılanan yolsuzluk durumu, günümüz dünyasının yerel-bölgesel-küresel ölçekte en büyük sorunlarından biridir. Yolsuzlukların kendini daha çok gösterdiği toplumlarda, “kamu düzeni”nde (aslında düzensizliğinde) yolsuzluğun öznesi durumunda olan bireylerin/kişilerin bilgiyle ve bilgi olmayanla ilişkisi günümüzde çok daha karmaşıktır. Bu bireyler/kişiler kurguladıkları ya da peşinden gitmeye çalıştıkları amaçlar ve gündelik ilişkileri bakımından tümüyle bilgi dışı olanın etkisi altındadırlar. Ancak burada bilgiyi, yukarıda da üzerinde durduğumuz gibi, iki çerçevede değerlendirmek gerekmektedir: Teknik-mekanik, araçsal aklın işlevsel olması sonucunda ortaya çıkan teknik-teknolojik bilgiyi çok büyük bir rahatlıkla kullanmaktadırlar. Sanal gerçeklik üzerinden yürüyen ilişkiler, teknolojik araçlar, kod sistemleri, simgesel araçlar, imler ya da göstergeler, şifreleme teknikleri ve yöntemleri, simülasyonlar, yolsuzluğun gerçekleştirilmesine üst boyutta hizmet etmektedir; yolsuzluk istemi her şeyi sınır tanımaksızın araçsallaştırmaktadır. Kurulan ilişki ağlarında “bizden olan”, “bizden olmayan” belirlemesinin, antropontolojik (insan-varlıkbilgisel) açıdan bakıldığında, temelinde özcü (essentialist) ontolojiyi barındırdığı savı ileri sürülebilir. Buna bağlı olarak hiyerarşik yapılanmanın insan ilişkilerinde belirleyici olduğu da ileri sürülebilir. Araçsallaştırmanın bu türünü gerçekleştiren öznelerin uzak durduğu bilgi, özellikle etiğe ilişkin bilgidir; ahlakın bilgisidir. Yolsuzluğun özneleri durumundaki bireyler/kişiler, içinde bulundukları durumu orta ve uzun erimli olarak değerlendirememekte, salt kısa erimli düşünme doğrultusuyla, salt çıkarlarına odaklanarak neredeyse çocukça bir istemenin verdiği güçle, yaşama dünyalarını kurmaktadırlar.

Bu kişilerin eylemlerinin çıkış noktası, eylemlerini güden niyetler, amaçlar, toplulukçu değerlerle çoğun bezenmekte; eylemler ve ilişkiler özgür ve özerk olmayan bağlanmalarla kapalı ilişkiler çerçevesinde, hiyerarşik doğrultuda, keyfiliğin kıskacında yürütülmekte, eylemler ve ilişkiler sürekli olarak kısa erimi gözetmektedir: Kısa zaman içinde alabildiğine çok kazanç! Yolsuzluğun öznesi olanlar, kendileriyle ve çıkar ilişkilerine dayalı olarak öteki kişilerle kurdukları ilişki ağının dışına hiçbir şekilde çıkamamakta, yolsuzlukları her geçen gün yoğunlaşmaktadır, artmaktadır. Toplumsal ahlakın zırhına bürünen yolsuzluğun taşıyıcıları bunalım varlığı olarak yaşamlarını sürdürmekte; ancak uzun erimde bu “bunalımdan” herhangi bir “yaşama kültürü” çıkaramamaktadırlar.

Yolsuzluğun nesnesi durumundaki bireylerin/kişilerin, toplumda güçlü bir hukuk düzeni varsa, bu noktada, ne çeşitten olursa olsun, yolsuzluğu algılamaları kolay olacaktır; tersi durumda ise, yolsuzluk algılanamayacaktır. Burada adına devlet denilen örgütlenmenin yasaya, hukuka dayalı olup olmaması son derece önemlidir; bu bunalımlı durumlarda devletin denetim işlevini yerine getirip getiremediği, dikkatle üzerinde durulması geren bir noktadır; devlet, bunalımlı zamanlarda büyük bir sınav vermektedir. Toplumsal-kamusal-kurumsal yapıda kendini gösteren ve elbette bireylerce/kişilerce/yurttaşlarca/ağdaşlarca algılanan, farkına varılan yolsuzluk, kamuyu taşıyan, taşıması gereken tüm erkler tarafından dikkate alındığı ve izlendiği, bir sorun olarak görüldüğü takdirde, yolsuzlukla savaşım da başlamış demektir. Böyle olmadığı takdirde, yolsuzluklar gittikçe “normalleşir”; tüm toplum ve kamu için uzun erimde tehlikeli olanı da budur. Belki daha tehlikeli olan da şu durumdur: Hukuk düzeninin “sözde” (sahte, düzmece, pseudo) hukuk düzeni olarak artık kendini göstermesi ve yolsuzluğun örtbas edilmesine olanak tanımasıdır.

Toplulukçu değerlerle işleyen toplumlarda, toplumun erginleşemediği, aydınlanamadığı, olgunlaşamadığı toplumlarda, toplumun henüz “kamu” haline gelemediği, özellikle de cemaatçi vesayetin etkisi altında olduğu toplumlarda; başka bir deyişle, toplulukçu/cemaatçi (communautaire) yapılanmalarda çok çeşitli türleriyle karşımıza çıkan yolsuzluk, kaçınılmazcasına kendini gösterecektir. Ülkemizde örneklerine ve farklı çeşitlerine rastladığımız, hemen her yerde gördüğümüz, tanıklık ettiğimiz ya da duyduğumuz yolsuzluklar kamu düzenimiz üzerinde daha çok düşünmemizi zorunlu kılmaktadır. Neyse ki yine de yolsuzlukların farkına varacak kadar, iyi-kötü işleyen bir kamu düzenimiz var

Konuya etik açıdan bakmak, özellikle insan hakları ekseninde bakmakla koşutluk içindedir. Bu noktada tam bir açıklıkla şu savı ileri sürebiliriz: Yolsuzluk bu noktada özellikle insan haklarını korumanın önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır. Başka bir deyişle, yolsuzluğun olduğu yerde insan haklarını tanımak, korumak ve geliştirmek olanaksızdır

Yolsuzlukla nasıl başa çıkılabilir? Bu bağlamda özellikle, kamusal-siyasal olanın kendine etik ve insan haklarına dayalı bir görüngeden (perspektiften) çekidüzen vermesi, yasama-yürütme ve yargı erkinin birbirini açıklığa, saydamlığa dayalı bir biçimde yönetişim ilişkileri çerçevesinde denetlemesi asıl belirleyici olandır. Sağlıklı işleyen bir kamunun oluşabilmesi için açıklık, tartışma ve eleştiri olmazsa olmazlardandır. Bir toplumun birbirinden çok farklı gereksinimleri karşılayan kurumlarının kamusal-yasal-hukuksal olana dayalı olarak işletilmesi, daha ayrıntılı olarak tüm işleyişlerin, ilişki ağlarının bilgiye, hem teknik-teknolojik, bilimsel bilgiye dayalı olarak (gerekli koşul) hem de ahlakın bilgisine, ahlak felsefesine, etiğe ve insan hakları bilgisine dayalı olarak (yeterli koşul), ayrıca da uzun erimli düşünmenin eşliğinde gerçekleştirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Karşımıza çok farklı kılıklarda çıkan ve gittikçe sofistike hale gelen yolsuzluk örnekleri, bir o kadar incelikli, özenli, sofistike düşünme biçimleriyle ancak anlaşılabilir. Tek tek kişilerin de bunları fark etmesi yeterli değildir; sorunu gören, fark eden bireylere/kişilere/yurttaşlara/ağdaşlara kamu düzenini taşıyanların, kamu görevlilerinin özellikle duyarlı olması gerekir. Hak edilmemiş olanı elde etme çabası olarak türlü biçimlerde karşımıza çıkan yolsuzluğu, kamu görevi yapanların duyarlılıkla ele alması zorunludur. Yolsuzluklar karşısında dar anlamında kamunun (devletin) ve geniş anlamında kamunun (sivil toplumun ve sivil toplum kuruluşlarının) sessiz kalması durumunda, yolsuzlukların olağanlaşması, normalleşmesi durumunda her türüyle şiddetin de artacağını ileri sürmek yanlış olmasa gerek.

Yolsuzluk durumu yukarıda da işaret edildiği gibi tam bir bunalım durumudur. Bu durumu bir bunalım durumu olarak fark etmek, adını koymak, uzun erimli savaşım yollarını dikkate almak, bu “bunalımlı durumdan” bir “yaşama kültürü” çıkarmak için çok erken yaşlarda başlaması gereken eğitim stratejileri oluşturmak, insan dünyasında olan biten her şeyin “karşılıklı etki kategorisi”ne dayalı olarak olup bittiğini hiçbir zaman gözden ırak tutmamak, toplumsal adalet kavramını, eşitliği, özgür-özerk ve aynı zamanda bilgiye dayalı dayanışmayı dikkate almak, her şeyden de önemlisi BEN İNSANIM, BEN YAPMAM diyebilmek…bunların hepsinin üzerinde düşünmek, özenli bir biçimde düşünmek, iyi örnekleri görünür kılmak gerekiyor.

*Prof. Dr. Betül Çotuksöken,
Maltepe Üniversitesi
Felsefe Bölümü,
betulcotuksoken@maltepe.edu.tr

Bir cevap yazın