BAROLAR SEÇİMİNİ YAPTI!


Başar
YALTI*

Avukatlık Yasası gereğince en az 30 avukat bulunan il merkezlerinde baro kurulması ve avukatların bulundukları ilin barosuna üye olmaları zorunludur. Türkiye Barolar Birliği kayıtlarına göre Türkiye’de, 31 Aralık 2011 tarihi itibariyle mevcut 78 baroya kayıtlı toplam 74.492 avukat bulunmaktadır. Türkiye’deki avukatların %60’ını oluşturan kırk beş bin avukat üç baroya; İstanbul, Ankara ve İzmir barolarına kayıtlıdır. Sırf İstanbul Barosu bütün avukatların %38 ni bünyesinde barındırmaktadır. Türkiye’de, avukat sayısı 1000’den fazla 8 baro, 500’den fazla 21 baro bulunmaktadır. Bu barolar Türkiye’deki avukatların %86 sını temsil etmektedir. Buna karşılık, üye sayısı 300’ün altında olan baro sayısı 48’dir. Üye sayısı 300 avukattan az olan 48 baronun temsil ettiği toplam avukat sayısı 6.898 olup bu sayı tüm avukatların %9’unu oluşturmaktadır. Bir başka ifadeyle, İstanbul Barosu, tek başına 48 baroya kayıtlı toplam avukat sayısının 4 katından fazla avukatı temsil etmektedir.

Ekim ayı, baroların seçim ayıdır. Her iki yılda bir avukatlar, sandık başına giderek kendilerini yönetecek başkan ve diğer baro organlarının temsilcilerini belirlerler. Türkiye’deki 78 baro, bu yıl da genel kurullarını toplayarak yöneticilerini belirlediler. Önümüzdeki 2 yıllık süreçte baroların kimler tarafından ve nasıl yönetileceğine karar verdiler. 2013 Mayıs ayında yapılacak Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu’na katılacak delegeleri belirlediler.

Yargı bunalımı ortamında baro seçimleri

23 Ekim 2012 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin ön sayfasında, “Kaçar diye tutuklandı” başlığıyla verilen haberin 13. sayfadaki ayrıntısında, ”Balyoz davası kapsamında 18 yıl hapis cezasına çarptırılan MHP İstanbul Milletvekili Engin Alan, 28 Şubat soruşturması kapsamında serbest bırakılması kararına savcının yaptığı itiraz üzerine 5 ay sonra tutuklandı” denildikten sonra, halen tutuklu olan Engin Alan ile ilgili ikinci tutuklama kararının özgürlük hakimi tarafından verildiği belirtiliyordu. 18 Ekim tarihli medyada ise, “türkü söylediği için yargılanan” sanatçı Pınar Aydınlar hakkında, 3 yıl boyunca türkü söylememesi anlamına gelecek şekilde, yargılamanın durdurulması kararı verildiği haberi yer alıyordu. Zaten Silivri yargılamalarıyla damgalı yargının yanına, onlarca benzeri her hafta yaşanan bu iki haberi koyduğunuzda, Türkiye’de hukukun ne durumda olduğu kolayca anlaşılır.

İşte böyle bir ortamda, avukatlar kendilerini yönetecek kişileri seçerken aslında Türkiye’nin mevcut hukuk düzeni hakkında da görüşlerini ve tercihlerini ortaya koydular. Türkiye’deki avukatların %70’ini temsil eden büyük barolarda (İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Bursa, Eskişehir vb) seçimleri mevcut siyasal iktidar karşıtı görüşte olan gruplar, “oy oranlarını artırarak” kazandılar.

Ülkede her alanda yaratılan kutuplaşmanın sürekli körüklenerek, gerilimli bir ortamın yaratıldığını uzun bir süreden beri yaşayarak görüyoruz. Siyasal iktidarın gerilimli ortamı öngörerek, 12 Eylül 2010 referandumu ile yargı sistemini yeniden yapılandırdığı, özel yetkili/görevli mahkemeler kurarak bu mahkemeler aracılığıyla oluşacak toplumsal muhalefeti bastırmayı planladığı artık aşikar. Uygulanan gözaltılar ve yapılan tutuklamalar sonucunda, muhalif olmakla suçlu olmanın eşanlamlı kabul edildiği; toplumun örgütlü kesimlerinin dahi yaratılan korku ortamı nedeniyle, yapılan haksızlıklara karşı tepki vermekten çekindiği; yargı erkinin, siyasal iktidarın sopası haline geldiği bu süreçte insan hakları bakımından adil bir hukuk düzenine duyulan ihtiyaç ortadadır. Bu ortamda yapılan baro seçimleri; hukuk devleti gerekleri, halkın hak arama özgürlüğü ve adil yargılama koşulları ve somut adaletin gerçekleştirilmesi açısından çok büyük önem taşımaktaydı. Çünkü avukatlar, bağımsızlığını teslim etmiş yargının özgür kanadını temsil ediyorlardı ve onların tercihi, nasıl bir hukuk düzeni özlemi içinde olduklarını belirleyecekti. Bu bakımdan; İstanbul, Ankara ve İzmir barolarında, “Silivri hukukuna” açıkça karşı duran yönetimlerin, arkalarındaki desteği artırarak seçim kazanmaları, avukatların siyasal iktidara ve Türkiye kamuoyuna yönelttiği somut bir mesaj oldu. Avukatlar, siyasal iktidarın yürüttüğü yargı operasyonlarından duydukları kaygıyı ve evrensel hukuka olan özlemlerini açıkça ortaya koydular.

Hukuka güven yenilenmelidir

Baro seçimlerinin ortaya koyduğu en somut gerçeklik, seçilenlerin kişiliğinde, 2010 referandumu sonucunda yargıda yapılan siyasal amaçlı müdahalelerin ve şimdiki yargı uygulamalarının avukatlar tarafından benimsenmediğidir. Türkiye’nin, her boyutuyla bir hukuk/yargı/adalet sorunu yaşadığı gerçeği artık karşımızda durmaktadır. Baro seçimleri, bu gerçeği cesaretle ortaya koymuştur. Ancak, Türkiye’de yaşanan adil yargı sorununun, sadece baro yönetimlerinin yaptığı/yapacağı çalışmalarla aşılamayacak boyutlarda olduğu tartışmasızdır. Bu nedenle, üzeri mevzuatla örtülmüş mevcut anti demokratik tehdidin ortadan kaldırılması ve yaşanan hukuksuzluklara etkili bir karşılık verilmesi, ancak Türkiye’deki tüm hukuk çevrelerinin birlikte geliştirecekleri ve duyarlı kamuoyunu yanlarına çekecek bir karşı duruşla mümkün olabilir. Baro seçimlerinden elde edilen sonuçlar bu konuda umut ışığı yakmıştır. Gelinen nokta, baroların, kaçınamayacakları bir görevle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Bu görev, topluma ve hukuk çevrelerine öncülük etme görevidir.

Hukuka güvenin azaldığı, yargının itibar yitirdiği bir ortamda yapılan baro genel kurullarının kamuoyunun dikkatini çekeceği belliydi. Baro seçim sonuçlarının kamuoyu tarafından öncekilere oranla daha çok dikkatle izlenmiş olması toplumun duyarlılığını ortaya koyması bakımından önemli ve olumlu bir gelişmedir. Kuşkusuz, alınan sonuçlar hükümet çevrelerinde hoş karşılanmadı. Siyasal iktidarın, muhalif baroları yasa yoluyla veya yandaş ve hevesli savcı ve yargıçlar aracılığıyla hizaya getirme hazırlığı içinde olduğu bilinmektedir. Önümüzdeki süreçte bu hazırlığın hızlanması ve somutlaşması beklenmelidir. İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri hakkında başlatılan soruşturmalar halen sürmektedir. Bu çerçevede, seçilmiş baro yöneticilerine yöneltilen tehdidin, gerçekte, halkın hak arama özgürlüğüne yöneltilmiş bir saldırı olduğu unutulmamalıdır. Ancak bu sorunu toplumla paylaşma görevi, barolara ve kamuoyunun duyarlı kesimlerine aittir.

Sonuç olarak baro yönetimleri, genel kurullarından aldıkları güçle, toplumla gereken bağları kurmalıdır. Baroların; adil yargılanma hakkına, hukuka, demokrasi ve cumhuriyete sahip çıkmak üzere kamuoyu oluşturmaları, avukat olmadan hak arama özgürlüğünün kullanılmayacağını halka anlatmaları, toplumsal sorunlarla ilgilenmeleri, yasaların içyüzü hakkında kamuoyuna görüş bildirmeleri, özetle hukuksal gereklere uygun ve etkili bir karşı duruş sergilemeleri gerekmektedir.

*Başar YALTI, Avukat, İstanbul Barosu, byalti@istanbul.av.tr

Tekrar içindekiler sayfasına dönmek için tıklayınız

Bir cevap yazın