Barbaros Dinçer – Başka Bir Ekonomi Mümkün

“Yapısal Reformlar, Yapısal Reformlar neymiş bu reformlar” diyerek dalgasını geçti Hazine ve Maliye Bakanı. Bir devlet tasarımının olmazsa olmaz en önemli üç sacayağından birinin sorumluluğunu/sorumsuzluğunu üzerinde taşıyarak. 16 yıldır her geçen gün vites arttırdıkları talan düzeninde aksine bir sorumluluk, bir farkındalık beklenemezdi. Zira memleket kaygıları olsaydı, reform denilince biraz tarih bilgisi, idrak kapasitelerini canlandırırdı. Kanun maddesini değiştirerek yapısal reform olmayacağını bilirlerdi. Yapısal reformun reçetelerini okyanus ötesi ziyaretlerde, uluslararası finans kuruluşlarının kapılarında aramazlardı. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihine 1923-1938 yıllarına bakarlardı. Mutlak monarşiyi cumhuriyete dönüştürmeyi, laikliğin ilke olarak kabul edilmesini, kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesini görürlerdi. Ekonomik anlamda kendi kendine yetebilen bir ülke olmanın adımlarının izlerini sürerlerdi. 1924 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi bastığı ilk madeni para, 1926 yılında demiryollarının millileştirilmesi, 1931 yılında Merkez Bankasının kurulması genç Cumhuriyet’in reformlarıydı. Çiftçiyi ezen aşar vergisinin kaldırılması toprakların verimliliğine dair inanç ve 1926 yılında ilk uçak fabrikasını Kayseri’de kurmak gerçek anlamıyla “yerli ve milli” bir üretim öngörüsüydü. Dönemin şartlarında son derece ilerici olarak yorumlanacak bu adımlar tam manasıyla yapısal reformlardı.

Basın açıklamasını dinlerken; içinde bulunduğum otobüs bir dönem büyük bir toplumsal şevkle adını verdiğimiz Kennedy Caddesi’nde ilerledi ve sonunu göremediğim yüksek binaların önünde Sümerbank durağında durdu. İşte tam o anda tepkimin ne kadar manasız olduğunu fark ettim. Belki bu ilk kez olmuyordu; ancak sizlere bu satırların ulaşmasına varacak kadar tahrik edici bir tesadüfü ilk kez yaşıyordum. Türkiye ekonomisi uzun bir süredir dönüşüm içindeydi. 1980’lerin, Marshall planlarının izleri caddelerimizdeydi. Paradigma değişimi yaşanmıştı. Borçlanmadan çekinen bir kuşaktan; geniş caddelerle, çokça otomobille, yükseklere sıkıştırılmış hayatlarla üretmeden tüketmenin yolunu bulan bir topluma dönülmüştü. Manipülasyona dayalı sıcak para cenneti sosyal devletin son kalıntılarını da tasfiye ediyordu. Üretmeden tüketmeye ve hazıra konmaya dayalı ekonomik model krize girerken yönetenler, gözlerini sade yurttaşın cebine dikmişlerdi. Dul ve yetim maaşlarını, yaşlıların bakım masraflarını hedef alıyorlardı. Sosyal devleti sıfırlayarak memleketli cemaatler, tarikatlar arasında paslaşmaya bırakıyorlardı.

Yıkım ekonomisi

Bu denli pervasızlıklarının nedeni seçeneksizlikleriydi. Çuvaldızı kendimize batırmaktan daha da ileri gitmenin zamanı geldi. Özellikle 24 Haziran sonrası mevcut ekonomik düzen içerisinde söylenecek söz atılacak adım kalmadı. 3. Havalimanı İnşaatında yaşananlar, yaşayacaklarımızın yeni göstergelerinden. Bilinen, konuşulan durumlar artık üstü örtülemez hale geldi. Uluslararası İşgücü Kanunu’na aykırı olarak yabancı kaçak işçilerin niteliksiz işlerde çalıştırıldığı, doğaya ciddi zararlar verildiği, hafriyatların yüklenmesi, taşınması ve dökülmesi esnasında mevzuata aykırı bir biçimde doğal yaşamı da tahrip eden bir yöntem uygulandığı ve gerekli teftişlerin yapılmadığı 2014 yılından bu yana; çeşitli kereler kamuoyu gündemine gelmiş her defasında konuyu geçiştirmişlerdi. 14 Eylül 2018  günü ise havalimanı şantiyesinde çalışan işçilerin kaldığı Akpınar Köyü’nde işçiler, sık sık yaşanan servis kazaları ve ölümler ile kötü çalışma koşullarına tepki göstererek iş bırakma eylemine başlamıştı. Köyde kalan işçiler ödenmeyen ücretlerinin ödenmesi, iş cinayetlerine karşı önlemler alınması, servis sorununun çözülmesi, yatakhanelerde bulunan tahtakurusu sorunu ile yemekhanelerdeki hijyen sorununun giderilmesi gibi bir dizi haklı talepte bulundular. Bu talepleri yerine işçilere biber gazlı müdahalede bulunuldu ve çok sayıda işçi gözaltına alındı. Yeni havalimanının çalışmaları sırasında ölümlü iş kazalarının boyutu hakkında çok vahim boyutlarda iddialarda ortaya atılmaktadır. DİSK’e bağlı Dev Yapı-İş Sendikası teyitli olarak en az 35 işçinin yaşamını yitirdiğini, bu sayıyı aşan iddiaların da bulunduğunu, inşaatta yaşanan kazaların tamamının önlenebilir olduğunu vurgulamıştır. Çevresel Etki Değerlendirme raporlarında bölgedeki ekosistem ve İstanbul’un sürdürülebilirliği için sorunlu olduğu defalarca ifade edildi. Çok değil en fazla on sene sonra çevresindeki yapılaşmayla birlikte İstanbul’un kuzeyini hoyratça katletmesi kaçınılmaz olan bu proje şu anda bile uydu görüntülerinden baktığınızda, tek başına kapladığı alanın o bölgeyi ne hale getirdiği çok net bir şekilde göstermektedir. Talan ekonomisinin karar vericileri tarafından bu durum görmezlikten gelinmektedir. Zira kendileri gölgesini satamadıkları ağaçları kesmekten yana tercihte bulunan bir anlayıştan gelmektedirler.

Kamucu çözümler üretme ihtiyacı

Piyasanın krizi buna benzer vakalarla derinleşirken; piyasa fetişisti önermeler ancak mevcut yönetenlerin önünü açar. Bunlardan uzak, kamucu çözümler üretmemiz gerekmektedir. Bunun için öncelikle devletle özeli karşı karşıya koyan ve devleti sınıf ilişkilerinin dışına yerleştiren liberal analiz biçimlerinden vazgeçmeliyiz. Bugün devlet artan oranda özelleşmekte; özel/piyasa ilişkileri de devletleşmektedir. Halkçı-kamuculuk sermayeye kâr ve kaynak aktarım ilişkilerini dışarıda bırakmaya gönderme yapmalı; devlet-özel ayrılığını aşarak; ikisinin içiçeliğinin bilinciyle her alanda yağma saldırısını halkçı temelde geriletmeyi ve neoliberalizmin dışında yeni bir ekonomiyi birlikte örmeyi amaçlamalıyız.

Halkçı-kamuculuk ile yağmayı durdurmayı; kamu varlıklarının kar için değil halk için kamu eliyle ve işçi denetimiyle işletilip yönetilmesini; hizmetlerde kamu kaynaklarının sermaye için değil, halk için kullanılmasını; özelleştirme, taşeron uygulamalarının son bulmasını hedeflemeliyiz. Özelleştirilen varlıkların halkçı temelde yeniden kamulaştırılmasını; emekçiye dönük her türlü saldırının durdurulmasını; hizmetleri piyasalaştırma saldırılarına karşı direnmeyi; güvencesiz, güvenliksiz, sendikasız çalışma dayatmasını bitirmeyi; örgütlenme hakkının önünün açılmasını; sadaka değil hak temelli bir düzenin inşasını savunmak, sadece memleketimizde değil aynı zamanda tüm dünyada solun çıkış noktası olacaktır. Bu açıdan halkçı-kamuculuğun asgari programı, neoliberalizme ve onun götürdüğü sömürü programını ekonomik ve siyasi olarak tamamıyla reddetmekten geçmektedir. Ülkemizde çarpıklıkları üzerinden oluşturulmuş talancı zümre yerine yeniden sınıf mücadelesi diyerek emekçinin iktidarını sağlamalıyız. Kamucu çözümler; ithal ikameci yaklaşımlarla desteklenmeli, Keynesyen para politikalarıyla devlet yeniden oyuncu rolüne soyunmadılar. Mevcut düzende borcu borçla kapatma, uluslararası finans piyasasına çalışma, borç yapılandıran holdingler yerine; memleket olarak fahiş borç faizleri reddedilmeli ve sıcak paraya Tobin vergisi uygulamasına geçilmelidir. Kamucu anlayışın laikliğin temeli olduğu bilinciyle yerel yönetimlerin özerk bilimsel eğitim ve ekonomik modellerini oluşturmalı ve desteklemeliyiz. Halkçı-kamucu program, yerinden yönetim yaklaşımını işyerlerinden mahallelere, yaşam alanlarımıza kadar yayma, geliştirme ve “yeni” bir kamusal yaşamı bu temelde savunmalıyız.

Siyasi bir örgütlenme yaklaşımı olarak kamuculuk

Bu açıdan kamuculuğu sadece iktisadi düzeyde değil, aynı zamanda siyasi bir örgütlenme yaklaşımı olarak ele almalıyız. Kamusalı savunmak ve tasarlamak ekonomik olduğu kadar siyasi mücadelemize de dayanacaktır. Buradan elde edeceğimiz kazanımlarla yerelde kent yönetimlerinde çok merkezli sistemlere dayalı yeni tasarımlara geçilmeli ve plansız beton kullanımına son verilmelidir. Yenilenebilir enerjinin önündeki engeller kaldırılmalı; cari açığı omurgası olan enerji politikaları üzerinde yerinden üretimli ve dağınık bir sistem kurulmalıdır. Araştırma, geliştirme konularının üzerine düşülmeli ve gelecek nesil teknoloji ve inovasyon için yüreklendirilmelidir. Büyümeye değil, sağlam temelli gelişmeye önem verilmelidir. Türkiye’nin emekten yana soldan yana olan kamucu kurum ve kuruluşları, akademisyenleri en kısa zamanda bir araya gelip “Ekonomik Sömürüye Son, Başka Bir Ekonomi Mümkün” diyerek yol haritası çıkarmalıdırlar. Aksi takdirde sert geçecek bu kışta toplumsal kutuplaşmanın keskinliğinde alternatifsiz, cevapsız kalırsak faşizm derinleşecektir.

*Barbaros DİNÇER
SODEV Genel Sekreteri
barbaros_dincer@hotmail.com

Bir cevap yazın