Ayşen Uysal – Yerel Demokrasiyi Demokratikleştirmek

“Demokrasiyi nasıl demokratikleştirebiliriz, nasıl derinleştirebiliriz?” sorusu yarım yüzyılı aşkın bir süredir siyasal bilimlere kafa yoranların temel meselelerinden biri. Böyle bir sorunun ortaya atılmasının temelinde, temsili demokrasinin seçmeni belli aralıklarla yapılan seçimler dışında edilgen, atıl kıldığı ve siyasetten uzaklaştırdığı varsayımı yatar. Dolayısıyla da böyle bir soru, aynı zamanda yurttaşın yeniden politikleştirilmesine dair yol ve yöntem arayışını yansıtır.

Temsili demokrasilerin beşiğindeki bu sorgulama ve arayış, Türkiye gibi sorunlu demokrasilerde başka bir boyut daha kazanır, zira bu ülkelerde mesele demokrasiyi hem inşa etme hem de derinleştirme olarak katmerlenir. Bir de buna ilaveten, bu ülkelerde yaratılan bir “katılım miti”[1] vardır, ancak bunun içi çoğu zaman boş olup sadece dillere pelesenk edilmiştir, dolayısıyla, bunun içini anlamlı bir biçimde doldurma gerekliliği de ortaya çıkar. Bu “katılım mitinin” en fazla yaratıldığı mecralardan biri de yerel yönetimlerdir.

Nasıl bir katılım?

Siyaset sosyolojisinde siyasal katılma ile ilintili kavram seti son yıllarda epey yenilendi. Oy verme davranışının ötesinde kolektif hareketler, kitle seferberlikleri kavram setinin hızla yenilenmesine ve kavramların giderek zenginleşmesine katkıda bulunuyor. Öyle ki, siyasal iktidarın icrasına katılma hakkı, siyasete müdahil olma, siyasal karar alma süreçlerine müdahale gibi ifadeler giderek siyasal katılma kavramının yerini alıyor. Siyasete ilginin uyanmasından, öğrenme ve farklı kitle seferberliği biçimlerine ve hatta siyasal aktivizmin sona ermesine kadar uzanan bir sürece dair çok çeşitli kavramlar ve anlayışlar söz konusu. Biz şimdilik bu tartışmayı bir kenara bırakıp yerelde siyasal iktidarın icrasına katılma, yerel siyasete müdahil olma, yerelde alınan siyasal kararlara müdahale yöntemlerine dair birlikte düşünmeye devam edelim. Bu mesele son derece önemli, zira “yurttaş olmakta ve kalmakta ısrar etme anlamına” geliyor.

Peki, katılıma nasıl bir anlam yüklüyoruz? Burada esas olarak iki farklı tartışmayla karşı karşıyayız: mutabakat mı, çatışma mı? Katılımın temelini hangisi oluşturmalı?

Çekişmeci Demokrasi Modelinde Chantal Mouffe “çatışmalı katılım”dan söz eder. Ona göre, ortak ilkelerin farklı yorumları arasında bir mücadele, çatışmalı bir mutabakat olmalı, zira mutabakat eleştiriyi ve düşünceyi yok eder[2]. Buna göre katılım aynı zamanda bir çatışmadır, mücadeledir. Müzakereci Demokrasi Modeli (Jurgen Habermas) ise demokrasiyi bir süreç olarak görür. Bu süreç, kamu alanını, gündelik yaşamı ve yurttaşlar arasındaki diyalogu kapsar. Yurttaşlar arasındaki akılcı oydaşmaya (rasyonel uzlaşmaya) dayanır.Bu çerçevede, tercihler zaman içinde, tarafların karşılıklı etkileşimiyle belirlenir ve son kertede oylamaya başvurulsa dahi, kararların uzlaşma yoluyla alınması söz konusudur. Müzakereci demokrasi tartışmaları kamusal konuşmanın özelliklerini de sayar. Buradaki konuşma, dikkatli ve düşünerek, yani düşünce süreçlerine uyarak yapılan tartışmadır. Söz konusu konuşma baskılanmamış olmalı, egemenlik ilişkilerinden muaf, yönlendirmeden uzak, ikna üzerine kurulu, akılcı argümanlara dayalı ve eşit söz kullanımına dayanmalıdır.

Müzakere süreçleri aynı zamanda bilgi aktarımını mümkün kılar. Başka bir ifadeyle, yurttaşın kamusal meseleler konusunda bilgilenmesini sağlar. Dolayısıyla da bilgiye dayanmayan bir konuşma/tartışma katılımın sadece şekilsel kalmasına neden olur. Maalesef bu durumla Türkiye’de sıklıkla karşılaşıyoruz.

Bilgilenme, ilgi ve siyasete müdahil olma

Siyaset her yurttaşın ilgi duyduğu bir mesele değil. Bazı insanlar siyasete yaşamlarını vakfederken, örneğin siyasal partilerde aktif çalışırken, protesto gösterilerine katılırken, bazıları da dönüp ana haber bültenlerini izlemek, gazete okumak bile istemiyor. Neden? Şüphesiz bu sorunun yanıtı çok boyutlu ve öyle birkaç cümle ile verilebilecek gibi değil. Bununla birlikte, siyasetin bir öğrenme, bilgilenme, ilginin uyanması, yetersizlik hissinin aşılması süreci olduğunu, öğrenme ve bilgilenme olmadan siyasete ilginin de uyanmasının çok zor olduğunu söyleyebiliriz. Bunu yerel meselelerden bir örnekle somutlayalım. Bir yerde yaşayanlar şayet “içilebilir su hakkı” diye bir haktan bihaber ise, musluktan akan suyun içilebilir olması için mücadele etmesi, bu mücadelenin bir parçası olması söz konusu olmaz. Mücadeleye girişmek için her ne kadar bilgi sahibi olmak yeterli tek etmen değilse de. Eğer olanakları varsa damacana su alır, evde arıtma sistemi kurdurur, olanağı yoksa da sağlığa uygun olmayan musluk suyunu içmeye devam eder. İçilebilir su hakkı özellikle Karşıt Küreselleşme Hareketleri sırasında, dünya ve bölgesel forumlarda öncelikli meseleler arasında tartışıldı. Türkiye’de bu konuda farkındalık maalesef hala oluşmadı.

Fransa’daki Sarı Yelek eylemleri sırasında kendisine mikrofon uzatılan aktivist bir kadının söyledikleri de siyaset/bilgilenme/ilgi ilişkisine ışık tutar: “Her birimiz kendi köşelerimizde yaşıyorduk. Herkesin kendi köşesinde olmasından bıktık. Ben siyasetten anlamadığımı, bu konuda yetersiz olduğumu, sıradan bir insan olarak bir şeyi değiştiremeyeceğimi düşünüyordum.” (Mediapart, 18 Kasım 2018).

Bilgi sahibi oldukça, sorumluluk almayı öğrenir, vatandaş oluruz. Şayet yerel yönetimler yurttaşlarının yereldeki karar alma süreçlerine müdahil olmasını samimi olarak istiyorsa, yerel meselelere dair bilgilendirme mekanizmalarını iyi işletmek durumunda. Bu bilgilendirmenin toplumun farklı toplumsal kategorilerine eşit yapılması da bir o kadar önemli, zira farklı toplumsal kesimler eşitsiz bir biçimde siyasete müdahil oluyor. Bilginin eşit dağılımı, siyasete ilginin ve müdahalenin eşitlenmesi sürecinde önemli bir adım olacaktır. Bu eşitsizliği en aza indirmek yerel yönetimlerin, özellikle de sosyal demokrat belediyelerin öncelikli hedefi olmalı.

Bilgilendirme sürecinin ayrılmaz bir parçası da belediye çalışanları. America Vera-Zavala, Porto Alegre Katılımcı Bütçe deneyiminden hareketle, önceleri vatandaşın belge taleplerinin, sorduğu soruların memurlar tarafından rahatsız edici bulunduğunu, ancak daha sonraları memurların bu durumu vatandaşın katılımını kolaylaştırmak için sundukları doğal bir hizmet olarak görmeye başladıklarını söyler (2006: 162). Dolayısıyla, belediye çalışanlarının bu konuda eğitime tabi tutulması da bir gereklilik olarak karşımıza çıkıyor.

Her katılım bir katılım değildir

Katılım sadece alınan kararlara ortak olmak değil, aynı zamanda değerlendirme ve incelemeleri birlikte yapmak, alınan kararları birlikte hayata geçirmek demek. Oysa bazı katılım mekanizmaları sadece “şık görünsün”, “adet yerini bulsun” diye devreye sokulur. Bazen de yöneticiler sorumluluğu kendi üzerlerine almamak, halkı sorumluluğa ortak etmek için siyasal kararlara halkın katılımını bir araç olarak kullanırlar. Buradan da anlaşılacağı üzere siyasal kararların alınmasına müdahil olma ile sözde katılım arasındaki çizgiyi bazen ayırt etmek güçtür. Örneğin İsviçre’de belli bir yüksekliğin üzerindeki çok katlı yapılar inşa edilmeden önce referandum yapılır. Bu uygulama halkı yereldeki kararlara ortak eder, ama aynı zamanda kararları meşrulaştırmaya da hizmet eder, yöneticilerin sorumluluklarına halkı da ortak eder. Referandumlar aracılığıyla halkı yereldeki kararlara ortak eden sistemlerde, sorunsuz bir tartışma ortamı ve bilgi aktarımı olması gerekir. Aksi takdirde bu sistem katılımcı olmadığı gibi, aksine plebisiter (kararların ‘evet’ ve ‘hayır’ biçiminde onaylatıldığı) bir sistemden öteye gidemez.

Bir de “sahte mutabakatlar” olarak toplantılar meselesi var. Yerelde kararlar alınırken yaratılan mekanizma o bölge halkını ya da demokratik kitle örgütlerini sadece dahil mi ediyor, yoksa gerçekten bu kesimlerin bir katılımı söz konusu mu? İkisi arasındaki çizgi çok ince. Yukarıda da belirttiğim gibi, gerçek bir katılım, “evet” ya da “hayır” oylamasının ötesine geçip sorunların birlikte tespitinden, birlikte çözüm arayışlarına ve hatta alınan kararların uygulamaya geçirilmesinde halkı ortak etmeye kadar uzanmasıyla mümkün olur. Tüm bu süreçlerin nasıl işlediği de son derece önemli. Zira, çok konuşan erkekler, dinlemesini bilmeme, karşısındakini anlamaya çalışmama, sözü uzun süre maniple etme, bu tür toplantıların en kadim sorunlarından.

Tüm bu özelliklere sahip bir katılım anlayışı, demokrasinin gündelik hayata taşınması, hayatın siyaset olarak tasavvur edilmesi anlamına gelir. Yerel yönetimlere gündelik hayatın demokratikleştirilmesinde ve siyasallaşmasında önemli roller düşer.

Bitirirken birkaç öneri…

İktidar partisinden muhalefete geçen belediye yönetimlerinin yerel iktidarlarını icra ederken katılımı şık bir sözden öteye götürmesi, demokrasinin, eleştirel düşüncenin, kolektif karar alma mekanizmalarının geliştirilmesi için bir fırsat olarak görmesi ve bu yönde somut adımlar atması gerekir. İzlediği politikalarla önceleyen dönemle farklarını açık bir biçimde ortaya koymaları önemli. Özellikle de toplumsal bölüşümdeki mekânsal adaletsizlikleri giderme, gelişmişlik farklarını ortadan kaldırma, işsizlik, kayıtdışı ekonomi, politik söylemin yenilenmesi ve suç gibi meselelere çözümler getirebilme bakımlarından. Temsili demokrasinin mevcut sınırlarını aşabilmek için halkın kararlara, kent yönetimine katılımını teşvik etmek ve örgütlemek, önceki dönemde yaşanan yolsuzluklarla ve kayırmacılıkla mücadele etmek için yeni bir kamusal eylem modeli tasarlamak yerel yönetimlerin öncelikli hedefleri arasında yer almalı.


[1] Marcus Miessen Katılım Kabusu kitabında (İstanbul: Metis, 2013), “Katılım çoğunlukla sahte bir nostaljik arzu olarak konur ve savunulur” (s. 33) der ve demokrasilerin aşınmasındaki “sahte mutabakat” tehlikesinden söz eder.

[2] Chantal Mouffe, Siyasal Üzerine (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018).