Aydın Cıngı – Türkiye Halkının Demokrasiyle İmtihanı

aydin cingi asYurtdışında geçen 20 yıldan sonra, ateşli bir solcu olarak ülkeye döndüğümde bir “büyüğüm” bana “evladım” demişti; “ne yaparsan yap, bu milletin bir dinine bir de bayrağına asla laf etme”. Büyüğümün bir bildiği vardı: Milliyetçi-mukaddesatçı çoğunluk, ruhsal bağlılıklarını ve zihinsel saplantılarını tartışma konusu yapanlardan hoşlanmazdı. Büyüğümün sözünü bugüne değin pek tutamadım; bu, hele AK Partili KARA günlerde daha da zor!

Nasıl tutayım ki; toplumumuzu çağa yaklaştıracak adımların atılmasına engel olan iki “kaynak sorun”, tam da dincilik ve bayrak milliyetçiliği olagelmiştir. Bu iki alanın yerel açılımı, Cumhuriyet’in ilk çeyrek yüzyılı sonrasında, siyaseti demagojiye ve popülizme açarak toplumu sürekli geri çekmiştir.

Laiklik ve Türkiye versiyonu

Laiklik insan aklının en önemli başarımlarındandır. Batı toplumları, tüm tek tanrılı dinler gibi Hristiyanlığı da belirleyen “ontojenik / animist / insanmerkezci” dünya görüşlerini, Rönesans’tan bu yana artık “bilgi kaynağı” olarak terk etmek zorunda kalmışlardı. Ama toplumların bütünü, söz konusu dinsel görüşleri de ruhundan bir türlü tümüyle söküp atamıyordu. Laiklik, işte bu “ruhsal gereksinim” ile yaşamın her anında kullanılan “nesnel / bilimsel bilgi” alanını birbirinden ayırma çabalarının ürünüdür. Bizim dinci bezirganların “laiklik inanç özgürlüğüdür” türünden absürd çarpıtmaları bir yana, laikliğin esas kaynağı budur. Laiklik, topluma ve tüm bireylere “akıl” ve “nesnel bilgi” ile inancı kamu alanında ayrıştırma olanağı / özgürlüğü sunar. Açık bir deyişle, insana akılcılıkla yönlenme ve yönetilme olanağı verip ona akıl ve bilim sayesinde daha iyi yaşam sunar; aynı anda da, rahatlatıcı mitoslarla kendi içinde avunma özgürlüğü bırakır.

İnancı bireyin yüreğinde tutarak aklı ve toplumu özgürleştiren bu sistem, sekülerleşmiş çağdaş toplumlar bünyesinde sürtüşmesiz yürüyor. Ülkemiz, laiklik ilkesini yüzyıla yakın bir süre önce benimsedi. Ancak toplumumuzun büyük çoğunluğu, formel olarak edinilmiş bu ilkeyle ”kendi içinde” tanışmış dahi değil. O çoğunluk, inancını sürekli olarak yüreğinin dışına, “nesnellik” alanına taşırma eğiliminde. Esasen siyasal İslam’ın ticaret erbabı da “İslam’ı camiye hapsedemezsiniz” diye bağrışıp duruyor.

Halkın çoğunluğu hala kendisini, günlük yaşamındaki tüm davranış normlarına ilişkin olarak, evrende ne varsa doğuştan bitişe “her şeyi” açıklayıp kurala bağlama savındaki İslami dünya görüşü bağlamında bin beş yüz yıl önce vazedilmiş ölçütlerle bağlı sayıyor. Çünkü o çoğunluğun, İslami dünya görüşünden farklı yöndeki önermelerle bilinç düzeyinde buluşabilmesi önünde hem kendinden hem de iktidarlardan kaynaklanan engeller var. Altı çizilerek belirtilmelidir ki; İslam, akılcılık ve demokrasiyle uzlaşabilirlik sınavına asla sokulmuyor.

Nitekim bir meczup kadın çıkıp “eğer büluğa ermişse 6 yaşındaki kız yetişkin bir erkeğe helaldir” diyebiliyor. Bir başka din alimi(!) IŞİD’lilerin tutukladığı kadınlara yaptığı muameleyi İslam’ın özüne uygun bulabiliyor. “Hadi oradan” diyemiyorsunuz. Ellerinde Kuran; “işte burada yazıyor” diyorlar. “O metin günümüzün gereklerini yansıtamıyor” argümanını ise zinhar ortaya atamıyorsunuz; zira bu kez, hem koşullanmış çoğunluk hem de hukuk(!) halkın “kutsal” saydığı değerleri aşağıladığınız gerekçesiyle yakanıza yapışıyor. Totaliter anlayışların “klasik” tuzakları; “Galile’yi de böyle yakmaya kalkmışlardı!” deyip vazgeçiyorsunuz.

İşte bu Ortaçağ bağnazlığının siyasal temsilcileri, “toplum yaşamında aklı özgür ve bilimsel bilgiyi egemen tutmaya yönelik” sistemi, “halkın değerleri” bahanesine sığınarak, gittikçe artan bir ısrarla kemirmekteler. Bu inatçı çaba, “laiklik” ilkesini kabul etmiş Cumhuriyet meclisinin başındaki zatın bugün laikliğe karşıt tutumunda somutlaşmaktadır.
Şoven milliyetçilik, fetih milliyetçiliği

“Benim milletim diğerlerinden ne daha üstün, ne de daha aşağı değerdedir; onlardan biridir, ama o benim milletimdir. Ben, bir birey olarak, başka milletlere zarar verme kastı taşımaksızın, kendi milletimi yüceltmek için çaba gösteririm” diye düşünen kişinin milliyetçiliği, çağına uygun, olumlu ve enternasyonalist ideolojilerle de bağdaşabilen bir milliyetçiliktir. Kendi milletini diğerlerinden mutlak olarak üstün gören, bunu ırkıyla bağlantılandıran, başka milletleri ezme çabası güden milliyetçi ise uluslararası düzlemde bir huzursuzluk kaynağı, potansiyel savaş tetikleyicisidir.

Türkiye, oldum olası bağrında şoven bir anlayış, Batı karşıtlığı vurgulu bir fetih milliyetçiliği barındırmıştır. Sağ siyasal kesimlerin Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı bu zihniyet son dönemde AKP tarafından temsil edilmektedir. Başka milletleri dışlayan ve onların hepsini kendine düşman sanan bu milliyetçilik, -becerebilse- yayılmacılığa hazır bir fetihçiliktir; din / mezhep ile harmanlandığında ümmetçiliğe dönüşmektedir. Son yıllarda açığa vurulmaya başlayan Batı karşıtlığı, Sünni vurgusu ve “halifelik hevesi” bunun göstergesidir. Batı karşıtı, fetih milliyetçisi, muhafazakar bir manzumeci olan Necip Fazıl’ın iktidar tarafından bayraklaştırılması da bundandır.

Derin halkın milliyetçi duyguları, oportünist AKP iktidarının bir gün “van minüt” ertesi gün “Rus uçağı düşürdük” şişinmeleriyle sürekli pompalanmaktadır. Şoven milliyetçi rejim, kendi ülkesi ile başka ülkeler arasındaki ilişkilerde sağlıksız bir çifte standart uygulamasıyla göze çarpar. Bunun tipik bir örneği, kendi ülkesi içindeki isyancı ve ayrılıkçı gruplara dışarıdan yardım gelince haklı olarak feryat eden AKP iktidarının, komşu ülkelerdeki benzer grupları tahrik edip onlara silah sevketmekte sakınca görmüyor olmasıdır.

AKP’nin sandık demokrasisi

Ekrana çıkan politikacılar ve siyaset yorumcuları hep söylerler: “seçmen en iyisini bilir”. Aslında seçmen her zaman en iyisini bilmez. Yorumcular da artık bu türden seçmen dalkavukluğundan sıyrılmalıdır. Düşük eğitime sahip ortalama Türkiye seçmeni pekala yukarıda özetle açıklanan ve kendisine sürekli pompalanan dinci ve uç milliyetçi duyarlılıklarla yönleniyor; öte yandan –dünyanın hemen tüm seçmenleri gibi- yalnızca kısa vadeli ekonomik çıkarına bakarak tercih oluşturuyor.

Ülkemizde demokrasinin yerleşmesi önündeki engeller arasında “derin devlet” haklı olarak çok sık eleştiri konusu edilmiştir. Ancak aslında “derin toplum” eleştirilmeli ve onun, kendini dinciliğe ve milliyetçiliğe dönük popülizme olağanüstü hazır kılan saplantılı anlayışları ve sarsılamaz alışkanlıkları sorgulanmalıdır. Öte yandan, kamuoyu yoklamalarında seçmenlerin “öncelikli sorun” sıralamasına ilişkin olarak “demokrasi”nin hep en son sıralarda ve %5’in altındaki oranlarda boy göstermesi de, toplumun eğilimlerini/duyarsızlıklarını yansıtması bakımından dikkat çekicidir.

Aydınlar bu alanda yine de genellikle kendilerini “topluma ne verdik ki, ondan ne bekliyoruz?” şeklinde suçluyorlar. Yurttaşlara çağdaşlık bilinci aşılama yolundaki çabalar kuşkusuz yetersiz kalmıştır. Ancak sıradan seçmenin, AKP döneminde gördüğümüz kapsamdaki ahlaksızlık, zorbalık, yalan ve soyguna –salt bunları yapanlar cübbe giyip besmele çekiyor ve palavradan “gavur”a meydan okuyor diye- göz yumması, yine de bir yanıyla onulmaz bir sağduyu ve etik yoksunluğu değil midir? Böyle yönlenmeye amade kitleler “demokrasi” sınavını başarabilir mi?

Nitekim din ve milliyetçilik türünden iki popülizm silahı ile donanmış AKP iktidarı, Erdoğan gibi bir demagog önderliğinde derin Türkiye’nin duygularını yıllardır sömürüp duruyor. Demokrasinin, yalnızca sandıktan ibaret olmadığını; aslında erkler ayrımı vb unsurların öncelikli varlığını gerektirdiğini bir de burada yinelemeyelim. Ne var ki AKP -özellikle de onun başı- demokrasi deyince “çoğunlukçuluk” anlıyor. Popülizme dönük bagajına yaslanarak ve demagojik söylemine karşı hedef kitlesindeki duyarlılığa güvenerek muhalefeti -her sıkıştığında- sandığa davet ediyor; karşısındakileri “millete soralım” diye sandıkla adeta tehdit ediyor. Üstelik o sandık süreci de “hileli”. İktidar olarak tüm kamu olanaklarını kullanıp tek yönlü propaganda yapıyor; muhalefete olanak tanımadan seçmene tek başına ulaşıp onu istediği yönde koşulluyor. Muhalefetin etkinleşebildiği yerde hukuku silah gibi kullanıyor; sokakta gaza ve tazyikli suya başvuruyor.

Demokrasilerde hiçbir kavram “tabu” veya “dokunulmaz” değildir; “demokrasi” kavramının kendisi bile! Bu bağlamda demokrasinin, bir aktrisin “dağdaki çobanla benim oyum aynı mı” deyişinde karikatürleşen bir eşitleyici özelliğe sahip olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Esasen dağdaki çobanla aktrisin oyunun farklı ağırlıklı değerlendirmeye tabi tutulmasını hiçbir demokrat talep etmiyor. Ancak düşük eğitimlilerin ezici çoğunlukta olduğu ülkelerde gerçek demokrasinin oluşamamasının bir önemli nedeni de o oyların eşit değerlendiriliyor olmasıdır. Gerçekten de, mevcut sistemler arasında “en az kötüsü” olduğu bilinen demokrasi, belki de içerdiği ölçüt eşitleyici özellik yüzünden kendini her koşulda var edemiyor. Yoksa ortalama eğitim süresi 4-5 yıl değil de 10-12 yıl olan bir toplumda Recep Tayyip Erdoğan gibi birinin tapılası bir lider, AKP gibi bir şirket-partinin de seçeneksiz iktidar konumuna gelmeleri düşünülebilir mi?

Toplum bölük pörçük halde. Ben kendi sosyokültürel mahalleme baktığımda yoğun bir mutsuzluk ve umutsuzluk görüyorum. Bozkırda diz çökerek yaşayan ümmetçinin neşesizliği keyfine düşkün sahil adamına da bulaşmış durumda. 14 yıllık AKP iktidarı ve hele Erdoğan’ın son yıllardaki baskıcı varlığı hepimizin yaşama sevincini yok etti. Köktendinci bir lider, bu ülkenin dinamik ve yaratıcı kesiminin tepesinde tepinip duruyor. Cumhuriyeti yıkıp İslamcı dikta yerleştirme sürecini “dava”, bu yoldaki baskıcı uygulamalarını “kutlu yürüyüş”, kişisel çarpık görüşlerini “milletin iradesi” diye takdim ediyor. Demokrasi sınavındaki çoğunluk ise bu çirkin gidişe ya alkış tutuyor ya da göz yumuyor. Nereye kadar?…

Aydın CINGI
Siyaset Bilimci
acingi@gmail.com

Bir cevap yazın