Aydın Cıngı – T.A.Ş. mi, Aile Şirketi mi?

Kampanya, umut, coşku, seçim, çöküş vb. Hepsi yaşandı ve bitti. Şimdi ülkenin bir sahibi var. Esasen, belirtildiğine göre, ülke de bir şirket gibi yönetilecek. Şirket sahibi, aynı zamanda, her birimizin yaşamı üzerinde sınırsız tasarruf yetkisi olan biri.

Kendini koruyamayan bir “demokrasi“nin, sistem olarak tartışılmasını gerektirecek bir durum söz konusu. Nasıl oluyor da, endüstri öncesi duyarlılıklarla tercih yapan bir çoğunluk, 21. yüzyıl ölçütlerine göre yaşama çabasındaki daha az sayıda insanı, kendilerine benzediği için seçtikleri bir otokratın koşulsuz buyruğuna sokabiliyor? Bize, çoğunluğun azınlık üzerindeki sultası demek olmadığı öğretilen “demokrasi”, nasıl olup her türlü fren ve dengeleme mekanizmasını sıfırlayarak böyle bir sultaya yol açıyor? Bu olgu, yıllardır uğruna özverilere katlandığımız “demokrasi” kavramını tartışılır kılmaz mı?

Toplumsal göç ve fay hatları

1950 nüfus sayımına göre Türkiye’de insanların %75’i kırda, %25’i kentte yaşıyordu. Bugün kırda yaşayan %15’e karşı %85 kentlerde yaşıyor. 60-70 yıl içerisinde böyle bir göç temposunun toplumu altüst etmesi kaçınılmazdı. Bu kadar kısa sürede kırdan göçenlerin kentlileşmesinden çok kentlerin kırsallaşmasına tanık olundu.

Günümüzde koca kasabalara dönüşmüş bulunan kentlerde, endüstri öncesi yaşam ölçütlerine bağlı düşük eğitimli kesimlerle endüstri sonrası duyarlılık sahibi görece eğitimliler olmak üzere, iki çok farklı grup yurttaş bir arada yaşamaya çabalamakta. Ülkenin bütününde, bölgesel özelliklere bağlı olarak oranları değişmekle birlikte, genellikle ilk grup çoğunluğu, ikincisi azınlığı oluşturuyor. Ancak, iki grubun yine de birbiriyle kıyaslanabilir büyüklükte biraradalığı, tamamen Türkiye’ye özgü bir olgu. Bir Batı ülkesinde ikinci grup egemendir; ilk grup ya yoktur ya da egemen grupla kıyaslanabilir nicel bir varlığa sahip değildir. Bir Ortadoğu veya bir Afrika ülkesinde ise bunun tam tersi geçerlidir. Esasen Türkiye’nin temel sorunu da, hızlı göç sonucunda ortaya çıkan bu kaotik toplumsal yapısı ve aydınlanma sürecini tamamlanamadan kesmiş olmasıdır.

Öte yandan, İlk grubun kuşkusuz ki bütününü kapsamayan ama onun içinde yer alan bir kesim var. Bu toplum kesimi; içine doğmadığı kenti benimseyemeyen, çalışmaktan ve emek harcamaktan pek hoşlanmayan, hiç sürekli ve düzenli bir işi olmamış ve orada burada bulabildiği kazanç olanaklarından geçinen, kadınla erkeği eşdeğer saymakta ve bir arada görmekte duraksayan, kamu alanlarında ve trafikte paydaşlara saygıda kusur eden, kuralların etrafından dolanmayı yeğleyenlerden oluşuyor. Türkiye nüfusunun takriben 1/3 kadarını oluşturan bu kesim, büyük çoğunluğu itibariyle AKP ve Erdoğan seçmeni. Yarım kalmış aydınlanma ve hızlı göç sonucu altüst oluşun Türkiye’de yarattığı bu sosyokültürel alan ve o alanda boy vermiş bulunan bu amorf (şekilsiz ve tanımsız) toplum kesimi, tarihin ve sosyolojinin oportünist/popülist bir partiye ve onun sözcüsüne verdiği paha biçilmez bir armağandır.

Türkiye’nin oluşum aşamasında, genetik yapısından kaynaklanan üç potansiyel fay hattı vardı: Türk-Kürt etnik, Sünni-Alevi mezhepsel ve dindar-seküler kültürel ayrıma dayalı olanlar. Cumhuriyetin aydınlanma döneminde uyumaya bırakılmış olan bu fay hatları, 2000’li yıllarda küreselleşmenin gündeme getirdiği kimlik politikaları ve bunları sömüren AKP/Erdoğan tipi popülist parti ve liderler eliyle harekete geçirildi.  AKP, bu ayrışma çizgilerinden her birinin çoğunluk tarafında bulunanların doğal sözcüsü konumundaydı. Karşıtlıklar körüklendi, kutuplaşma keskinleştirildi ve AKP, “Türk-Sünni-dindar” nüfusun siyasal temsilcisi olarak algılandı ve her seçimde karşıtlıkları sömürerek çoğunluğun oylarını topladı.

Amorf ve kuralsız yandaş kitle

AKP, kasabalaşmış kentlerde boy vermiş ve “etik, norm” gibi kavramlarla ilişki kur(a)mayan amorf ve anomik (şekilsiz-kuralsız) kitleyi kendisi ile birlikte siyasal İslamcı uç sağa taşıdı. Çevresinde oluşmuş bulunduğu bağnaz çekirdek kitlenin değer yargılarını bu kitleye benimsetti. Amorf kitle, ne olduğunu hiç kavrayamadığı aydınlanmadan ve özüne yabancı olduğu kendisine belletilen aydınlardan nefret eder oldu. Bir “reis” kültü oluşturuldu. “Reis”, bu kesim gözünde, dinine ve milletine yabancı ve kendine yukarıdan bakan bir eğitimli azınlığın başını ezen ve burnunu sürten bir halk kahramanı konumuna yükseltildi.

Erdoğan’ın, ne dese ve ne yapsa dinlemeye ve inanmaya hazır bir toplumsal yığını istediği yönlere savurduğunu biliyoruz. Bunun için kullandığı popülist söylemin öğelerini de daha önce birçok kez inceleme konusu yaptık. Dolayısıyla, Erdoğan muhalifi yurtseverlerin, küresel konjonktür değişmeden ve toplumun sosyokültürel yapısı hiçbir farklılaşmaya uğramadan, üstelik de gittikçe iktidar lehine eşitsizleşen koşullarda, her seçimde “Acaba bu kez olacak mı?” umuduna kapılması, soruna sosyal ve siyasal gerçekler açısından bakanlar için şaşırtıcıdır. Nitekim bu kez de Erdoğan, “kıraathane-kek” ve “millet bahçelerinin çayırlarında yuvarlanma” vaadinde simgeleşen bir siyasetsizlik ortamında, değerlerini paylaşan amorf kitlelerden kendisi için gereken oyu pek de zahmete katlanmaksızın topladı.

Dostlarım bana bu seçimden önce defalarca “bu kez başka; ekonomi çıkmazda…” türünden umut kokan mesajlar verdi. AKP iktidarına, -ekonominin gidişinden memnun olunmadığı halde- hane halkı borçlanma hacminden ve belirsizlik ortamının ürkütücülüğünden kaynaklanan istikrar saplantısı nedeniyle de oy yöneltildiği yanlış değildir. Ancak sorun, artık oyların ekonomiyle bağlantılı olmasının ötesindedir. Ekonomi tümden batsa –ki bunun için elinden geleni de yapıyor- yine de “beka sorunu”, “dış mihraklar” veya “iç düşmanlar” teraneleriyle “Reis” saflarında belirli bir seferberlik yaratılacaktır.

Şimdi tasamız, muhalif kesimin, mevcut sosyokültürel ayrışma ortamında amorf yığının tercihlerine göre davranan bir “milli müdür”ün sultasında daha ne yollarla ve ne ölçülerde aşağılanabileceğine odaklıdır. Anımsayalım; vaktiyle Şah diktasındaki İran veya Marcos boyunduruğundaki Filipinler halklarına, bir aile sultasına sessizce katlandıkları için şaşarak ve küçümseyerek bakardık…

Bakalım daha neler göreceğiz!

Egemenden aman dilemek hem küçültücü hem de gereksizdir. O, onu kendilerine benzediği ve iktidarın tepesinde onların sözcülüğünü yaptığı için seçen yığınların ezikliğini gidermek için “bunlar” dediği kitlenin burnunu sürttüğü oranda onay alacağının bilincindedir. Süleyman Soylu adlı hukuk tanımaz politikacının, canımızı ve malımızı emanet ettiğimiz makamın en tepesine göstere göstere oturtulması bunu kanıtlamıyor mu? Ya üç-beş ODTÜ’lü genci “ulu kişi”ye hakaret gerekçesiyle tutuklatıp “hepimizin kanına susadığını” ilan eden mafya liderini serbest bıraktırarak ne anlatmak istiyor? Ya da yeniden seçilen Demirtaş ve Berberoğlu’nu hukuka nanik yapma pahasına hapiste tutarak kimlere neler gösteriyor? “Onun bunlardan haberi bile olmaz” demeyin; çünkü her şey ondan soruluyor. Kararlara imza atan kişiler, onun böyle isteyeceğini düşündükleri için böyle karar veriyor. Ayrıca, o türden kişileri de, oraya zaten o türden oldukları için getiren de yine o. Kaldı ki, artık “ara sıra” demokrat görünüm vermeye bile ihtiyacı kalmamıştır; zira Batı, Erdoğan güdümündeki ülkeden umudunu kesmiştir. Türkiye ile yalnızca göçmen iadesi, ticaret, güvenlik gibi kendi çıkarına dayalı konularda işbirliği yapacak; hukuk, insan hakları vb konulara artık pek değinmeyecektir.

Kasabamsı kentlerde kuralsız yaşamdan pay kaparak geçinen “reisçi” seçmen kesimi, sizin sürekli altını çizdiğiniz “haksızlık”, “hukuksuzluk” ortamından yakınmıyor. “Özgürlükler”, “insan hakları” vb onun ilgi alanları arasında yer almıyor. Esasen yapılan kamuoyu yoklamalarında yukarıdaki konular son sıralarda. Önemsenen konular güvenlik ve ekonomi. AKP de zaten PKK, FETÖ vb edebiyatıyla ve o da yetmediği zamanlarda sınır ötesi manevralarla veya Türkiye’nin varlığına kasteden “sanal” düşmanlar bulup “beka” sorunu yaratarak güvenlik konusunu ön plana çıkartıyor. Ekonomi alanındaki homurdanmalara karşı da köprü, havaalanı, duble yol türünden –yandaş cebine rant aktarmak için yapılan- yapılar gösteriliyor. Sorunlar, “AKP’yi kıskanan ve Reis’i çekemeyen” dış odakların, dolar/faiz lobilerinin oyunlarına bağlanıyor. Kritik süreçlerde kamu fonlarıyla geçici istihdam yaratılıp malum yardım paketleriyle belirli ölçüde çözüm sağlanıyor.

Şimdi ne mi yapacağız? Bilmiyorum. Ben yalnızca, Erdoğan’ın kendi kadrolarına yönelttiği tavsiyeye uyarak, davama ve kinime sahip çıkıyorum. Onlar Cumhuriyet kurulduğundan bu yana kin beslemiş ve davalarına sahip çıkmış. Gün geldi, toplumsal yapı ve konjonktür elverdi; şimdi rövanş alıyorlar. Sizler, sosyokültürel ayrışmanın kıl payı azınlık tarafında kalanlar; dünya döndüğüne ve de insanlar zaman içinde ister istemez akıllanacağına göre; konjonktür de elverirse… sizin de gününüz gelecek! O güne değin siz de, kini boş verin ama davanıza sahip çıkın! Ha; bir de demokrasi teorisini enine boyuna tartışın da, bir daha böyle terslikler olmasın!

*Aydın CINGI
Siyaset Bilimci,  SODEV Önceki Başkanı
acingisdv@gmail.com

Bir Cevap Yazın