Aydın Cıngı – Pandemi Süreci; Otokrat Erkekler ve Demokrat Kadınlar

Aslında geçen yılın, yani 2019’un son aylarında ortaya çıkmış olan –o nedenle CO(rona)VI(rus) D(isease) 19 deniyor- hastalığın dünyayı kasıp kavurmakta olduğu biliniyor. O nedenle “pandemi” olarak ilan edilen, yani tüm dünyayı etkileyen salgın, bu yılı ve bir olasılıkla da bir sonraki yılı ekonomik gerileme dönemi olarak geçirmemize yol açacak. Devam etmekte olan bir süreçle ilgili hükümler içeren bir yazı yazmak olanaksızdır. Ancak burada yine de, içinde bulunduğumuz döneme ilişkin belirli olguları dikkatlere sunan bir denemeye girişmenin yararlı olacağını düşünüyorum. 

En çok etkilenen ülkeler

Sayıların her geçen gün değişmekte olduğu belirtilmekle birlikte, bu makalenin yazıldığı 25 Mayıs 2020 itibariyle elde edilen istatistiklere göz atmak yararlı olur. Ülkeler, tabloda vaka sayısına göre sıralanmıştır:

Ülke Toplam vaka sayısı Son 7 gün vaka ortalaması Toplam ölüm sayısı Test/nüfus oranı (%)
ABD 1.643.499 2.200 97.722 4,0
Brezilya 363.211 4.700 22.666 3,0
Rusya 344.481 9.000 3.541 5,5
BirleşikKrallık 260.916 3.700 36.875 6,5
İspanya 235.772 470 28.752 5,0
İtalya 229.858 630 32.785 6,0
Fransa 182.709 430 28.370 6,5
Almanya 180.328 570 8.283 5,5
Türkiye 156.827 1.100 4.340 2,0
Hindistan 139.049 6.100 4.004 0,5

Kaynak: Statista (Hamburg’da yerleşik uluslararası istatistik kurumu)

Tıp bilgimin yukarıdaki tabloya derinlemesine yorum getirme konusunda beni pek de ehil kıldığını sanmıyorum. Ancak yine de bir sosyal bilimcinin/istatistikçinin gözüne bir bakışta çarpıverenleri not etmeden geçmeyeyim:

Kuzey ve Güney Amerika’dan iki ülke başı çekiyor. Başta Rusya; Hindistan, Brezilya, Birleşik Krallık ve ABD son haftanın günlük vaka ortalamasına bakıldığında salgının daha epey uzun bir süre egemenliğinde yaşamayı sürdüreceğe benziyorlar. Türkiye’nin durumu bu açıdan ne çok parlak ne de çok vahim görünüyor. 

Vaka sayısıyla 5-8 sıraları işgal eden AB ülkeleri, son hafta ortalamasına bakılırsa, bir ikinci dalga olmadığı takdirde, salgını sönümlendirme aşamasında. Bunlar, -Almanya dışında-ağır kayıplar yaşamalarına karşın, hep yüksek oranda test uygulamış olan ülkeler. Kayıpların bu ülkelerde çok ağır olması ise önemli ölçüde nüfusun “yaş” ortalamasının yüksek olmasından kaynaklanıyor.

Verilere ilişkin kısıtlar

Öte yandan, bu alanda ülkeler arasında “ölüm/vaka” ve “ölüm/nüfus” oranlarını karşılaştırma çabası çok isabetli sonuçlar vermeyebilir. Dolayısıyla salgınla mücadelede ülkelerin başarıları veya başarısızlıkları konusunda “kesin” hükümlere varmak, süreci etkileyen çok sayıda değişken göz önüne alındığında, bilimsel titizlikle bağdaşmayabilir. Çünkü sayısal veriler; ilgili yönetimin güç veya zaafları bir yana, ülkenin mevcut sağlık altyapısı, nüfusun kentleşme ve yoğunlaşması –yani bulaşma olasılığının yüksekliği- ve nüfusun yaş ortalaması, yapılan test sayısı -yani kayda geçirilebilen vaka sayısı- gibi değişkenlere bağlıdır. Nitekim nüfus azlığı dolayısıyla, vaka sayısına göre ilk sıralarda yer almayan neredeyse tümü yaşlı nüfusa sahip Avrupa ülkelerinde nüfusa göre ölüm sayısı yüksektir. Başı, 100.000 kişide 60’tan fazla ölümün görüldüğü Belçika’nın çektiği sıralamada, arkadan, yukarıdaki tabloda yer alan İspanya, İtalya, Fransa ile Hollanda, İsveç, İrlanda, İsviçre vb gelmekte. Avrupa’nın en düşük kayıplıları 100.000’de 10 dolayında ölümle Almanya ve Danimarka’dır.

Türkiye, genç nüfusuyla, 100.000’de 5’i az aşkın ölümle görece iyi durumdadır. Ancak bu arada Türkiye’de –Rusya’da da olduğu gibi- aslında bazı virüs kaynaklı ölümlerin, kodlama vb nedenlerle, çoklu organ yetmezliği ve zatürree gibi başka hastalıklar sonucu olarak kayda geçtiği de biliniyor. Ayrıca ülkemizde test sayısının görece düşük kaldığı, test sonuçlarının ortalama %50 kadarının doğru çıktığı ve de salgına bağlı ölüm sayılarının ancak bu %50 içinden kayda geçildiği hesaba katılmalıdır.

Çin ise bu açıdan bir istisna olarak kabul edilmelidir: Başlarda ilk vakaları dünya kamuoyundan gizlediği iddia edilmekle birlikte, 100.000 kişide 1’den az ölümle virüsle mücadeleden az zararla çıktığı söylenebilir. Öte yandan hiç veya neredeyse hiç test yapılamayan –özellikle Sahra altı Afrika- ülkelerde, genelde vakalar ve hele de hastane dışında oluşan ölümler hiç kayda geçmemektedir.   

Umursamaz otokratlar

Kıyaslamalara ilişkin tüm bu kısıtlamalara karşın en çok vakanın bulunduğu ülkelerin ABD, Brezilya, Rusya ve Birleşik Krallık olması yine de bir rastlantı değildir. Her dört ülke de gerçeği hafife alan politikacılar tarafından yönetiliyor.

Donald Trump, Jair Bolsonaro, Vladimir Putin, Boris Johnson karakter yapısı ve yönetim biçimi olarak birbirleriyle çok önemli benzerlikler gösteren politikacılar. Salgın daha “pandemi” olarak ilan edilmeden önceden başlayarak halklarının sağlığına ilişkin çok az kaygı taşıdıklarını açıkça belli eden bu politikacıların ortak özelliklerini dikkatlere sunmaya çalışayım.

Yukarıda, ülke nüfuslarına ilişkin olarak açıkladığım kısıtlamalar çerçevesinde kalmakla birlikte, yine de bu dört yöneticinin –Mayıs sonu itibariyle- en çok vaka gösteren ve başlardaki yerlerini “kaptırmayacak” kadar farkla önde bulunan dört ülkenin başında olduğunu öncelikle belirteyim. Aslında bu ülkeler, Rusya dışında, demokratik yönetim biçimlerine sahiptir. Ancak bu ülkelerin başındaki yöneticilerin hepsi de, salgın/pandemi sürecinde şu ortak davranışları sergiledi:

-Salgını ilk ortaya çıktığında umursamadılar, hatta yok saydılar;

-Nüfusun yaşlı ve kronik hastalığı olan kesimini gözden çıkardılar;

-Kararlarını verirken, bilimsel ölçütleri bir yana bırakıp kendi anlayışlarını esas aldılar;

-Sağlık önlemlerini arka plana atıp ekonomik önlemlere öncelik tanıdılar;

-Bilimsel gerçekler karşısında kamuoyunu yanıltmayı yeğlediler.

Adı geçen otokratların en belirgin özellikleri olan ataerkil hoyratlık, empati yoksunluğu ve sınırsız kibrin yol açtığı davranış sorunları da birbirinin benzeri: Çevreden gelen önerileri dikkate almaksızın halkı doğrudan doğruya manipüle etme çabaları; bu çerçevede, kamuoyunun ne düşündüğünü bile umursamayan “muktedir otokrat” Putin dışında, diğerlerinin yalana başvurmaları; gerçeği canları çektiğince yorumlamaları…

Bunların “radikal sağcı” anlayış ve tutumları ile COVID-19 karşısındaki uygulamaları arasında da bir neden-sonuç ilişkisi bulunduğu öne sürülebilir. Tipik sağcı yaklaşım; başkalarına saygı duymama, ilkesel olarak bütün insanların eşit olduğu gerçeğini yadsıma ve dolayısıyla başkalarının varlığını kendininkinden daha önemsiz görme anlayışına yol açar. Örneğin bazı korumaya muhtaç grupların kendi hallerine terk edilmiş olmaları ve –sürü bağışıklığı iddiası yoluyla- çok sayıda ölümün göze alınmış olması, böyle bir yaklaşımın ürünü olsa gerektir. Nitekim Trump, daha birkaç gün önce ülkesinde yüz bine yaklaşan ölüm sayısını bir “gurur tablosu” olarak takdim ediyordu.

Demokrat kadın yöneticiler

Dünyanın en “başarılı” ülkeleri sıralaması, yukarıda verilen en “başarısız” ülkeler veya –daha doğrusu- en çok vaka görülen ülkeler sıralaması kadar kolay değildir. Çünkü burada işin içine daha da çok değişken ve -en önemlisi de- veri eksikliği dolayısıyla hiç hesaba katılamayan ülkeler girmektedir. Ancak yine de görece başarılı ülkeler listesi yapılabilir. Bunların başında Tayvan, Güney Kore, Singapur gibi Uzakdoğu ülkeleri geliyor. 23,8 milyon nüfusa sahip Tayvan, Tsai Ing-wen adlı bir kadın tarafından yönetiliyor. Ülkenin pandemi sırasında verdiği kurban oranı 100.000 kişide 0,03. Başarılı sayılan Çin’deki ölüm oranı bile 0,33 oldu. 

Pasifik’te en az etkilenen iki ülkeden biri Avustralya, diğeri ise Jacinda Ardern adlı bir kadının yönettiği Yeni Zelanda. 4,9 milyon nüfuslu bu ülkede 100.000 kişide 0,43 pandemi ölümüne rastlandı.

Gelelim pandemiden en çok etkilenen Avrupa’ya. Aşağıda, kadınlar tarafından yönetilen ülkelere ilişkin veriler Johns Hopkins’in ilgili biriminden alınmıştır:

Ülke Başbakan Ölüm sayısı (1/100.000) Kıyaslama ülkelerinin sayıları (1/100.000)
Almanya A. Merkel 10,02 İtalya (54,4) Fransa (42,9)
Danimarka M. Freederiksen 9,7 Hollanda (33,9)
Norveç E. Solberg 4,42 İsveç (40,3)
Finlandiya S. Marin 5,58 İsveç (40,3)
İzlanda K. Jacobsdottir 2,83 İrlanda (32,8)

Saptanacağı üzere kadınların yönettikleri ülkeler, pandemi sürecinde genellikle erkeklerin yönettikleri ülkelere oranla işin içinden daha iyi çıkmakta. Bunun bir nedeni, belki de bu kadınların bu aşamaya varmak için erkeklere kıyasla daha çok çalışıp başarı göstermiş olmaları gerektiği için erkek mevkidaşlarından daha yetenekli insanlar olmalarıdır. Kuzey ülkelerinde çok belirgin olmamakla birlikte, dünyanın her yerinde kadınlar, siyasette en üst noktaya varmak için erkeklerden daha zorlu mücadeleler vermek zorundadır. Bu, ayrı bir inceleme ve makale konusudur.

Ancak, bu demokrat kadınların, hepsinin de birbirlerine benzer biçimde, pandemi olasılığı belirdiğinde erken davranmış; toplum içinde dayanışma ve işbirliği kavramlarını öne çıkarmış; ekonomik süreçleri bir yana bırakıp sağlığa öncelik tanımış oldukları gerçeği ortadadır. Özetlersek, bu akıllı kadınlar tarafından yönetilen ülkelerin, umursamaz otokratların yönetimindeki ülkelere oranla pandemi sürecinden daha az zararla çıkıyor olmalarının esas nedeni, onların, bu ikinciler ne yapıyorsa yapmamaları ve ne yapmıyorsa yapmalarıdır. Aslında söz konusu farkı en belirgin biçimde yine bir kadın yönetici, İzlanda Başbakanı Katrin Jacobsdottir şöyle açıklıyor: “Bütün bunlardan alınacak ders, siyasi kibirden uzak durmak ve alçakgönüllü bir şekilde bilim insanlarına kulak vermektir”.

*Aydın CINGI
Siyaset Bilimci
acingisdv@gmail.com