Arzu Çerkezoğlu – İşçiler Neden Hayır Dedi?

16 Nisan referandumuna giderken Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) açıkça “HAYIR” tavrını ortaya koyan ve örgütleyen tek işçi sendikaları konfederasyonu oldu.

Memleketin ve işçilerin geleceği için HAYIR derken, Türkiye’nin tüm demokrasi birikimini yok etmeyi hedefleyen tek adam rejimine olduğu kadar; güvencesiz çalışmaya, taşeron köleliğine, kiralık işçiliğe, kıdem tazminatının gaspına da HAYIR dedik[1]. Ülkeyi yönetenler tek adamın işiyle ve çocuklarının vekilliğiyle uğraşırken patlayan işsizliği, rekor kıran kadın ve genç işsizliğini yaratanlara HAYIR dedik.

Neleri anlatmak istedik!

Demokrasinin olmadığı bir yerde işçilerin haklarından, işçilerin haklarının olmadığı yerde de demokrasiden bahsedilemeyeceğini işçi sınıfına anlattık. İşçilerin haklarını korumak ve geliştirmek için kullandığı üç kanalın; meclisin, yargının ve işyerindeki/sokaktaki mücadele süreçlerinin yeni rejim ile beraber nasıl tıkanacağının altını çizdik. Haklarımızı korumanın kanallarından biri meclistir; yani yasama sürecine müdahale ederek, yasama süreci üzerinde baskı oluşturarak işçi sınıfının hakları korunabilir. Yeni rejimle beraber meclisin işlevsizleştirildiği bir ortamda, ülkenin bir nevi fermanlarla, yani kararnamelerle yönetilmesi durumunda, daha önce meclis sürecinde müdahale edebildiğimiz bir dizi yasaya artık işçi sınıfının, sendikaların müdahil olmasının zorlaşacağını örnekleriyle anlattık. Benzer bir şekilde, tek adamın belirlediği yüksek yargının, o tek adamın dediğinin aksi yönde karar almasının olanaksızlaştığını; böyle bir durumda örneğin Anayasa Mahkemesi’ndeki “Kiralık İşçilik” yasasının veya başka bir işçi düşmanı yasanın iptali yönünde oy kullanacak hakimlerin o mevkide kalmasının mümkün olmadığının altını çizdik. İşçi sınıfının bir diğer mücadele alanı olarak sokaktaki ve işyerindeki mücadelelerin, grevlerin, direnişlerin, toplantı ve gösterilerin, sendikal örgütlenme hakkının tek adam rejimi ile çok daha fazla baskı altına alınacağını vurguladık.

Tüm bunları, dünyadaki örnekleriyle de temellendirdik ve “Başkanlık” adı verilen rejimlerde parlamenter rejimlere göre işçi haklarının ve insani gelişmenin çok daha geride olduğunu DİSK-AR’ın bir çalışmasıyla ortaya koyduk. [2] Dünyada işçi hakları açısından “cehennem” olarak tabir edilen, Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu ITUC’un raporlarında Kamboçya, Hindistan ve İran gibi ülkelerle birlikte çalışanlar için en kötü on ülke arasında yer alan[3] Türkiye’de emek cehenneminin ateşinin harlanmasına HAYIR dedik. Referandumdan sonra hükümetin ilk gündeminin kıdem tazminatının gaspı ve iş güvencesinin tamamen ortadan kaldırılması olacağına dikkat çekerek, işçi sınıfını haklarına göz dikenlere HAYIR demeye çağırdık.

Sonuçta bugün elimizde baskı ve şiddetle, hile ve hurdayla ilan edilen %51’e rağmen cesaretle, neşeyle ve umutla kazanılmış cüretli bir HAYIR yanıtı var. Elbette ilan edilen resmi sonuçların üzerinden iktidar kendi programını uygulamaya başladı ve tam da dediğimiz gibi ilk iş olarak kıdem tazminatı hakkının gaspını gündeme getirdi. Elbette ilan edilen bu sonuçların ardından -tam da bahsettiğimiz gibi- mecliste ve yargıda emeğin haklarını savunma olanaklarımız daha da daraldı.

Bu HAYIR, mücadelenin bitmediğini gösteriyor

Elbette sokaklarda ve işyerlerinde vereceğimiz hak mücadeleleri daha fazla baskı ile karşı karşıya kalacak ama şurası açık ki, bu referandumun kimi göstergeleri, doğası gereği hiçbir zaman iktidarların tam denetimi altına giremeyecek; bu, mücadele kanalımız için umut verici dinamiklere işaret ediyor.

Dört büyük kentin dördü başta olmak üzere, işçi sınıfının nicel olarak en geniş kesimlerinin yer aldığı büyük şehirlerin önemli bir bölümünde, daha önceki siyasi tercihlerin tersi biçimde HAYIR’ın kazanması tesadüf değildir. Nüfus bakımından en büyük 6 ilden 5’inin, ekonomik anlamda en büyük 15 ilden 10’unun, yani işçileşmiş nüfus barındıran kentlerin büyük çoğunluğunun HAYIR demesi de tesadüf değildir. Kent merkezlerinin tamamı ele alındığında HAYIR çıkması, kırsal bölgelerden “sağlanan” oylarla EVET sonucunun çıkması da tesadüf değildir. Bu durum, bir yandan “evet” demek zorunda bırakılan bir nüfus gerçeğini; diğer yandan da HAYIR diyen, HAYIR demeye başlamış olan bir işçileşmiş nüfus gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Referandum sonrası yapılan araştırmalar da bu saptamayı doğrulamakta; işçi, öğrenci, ev kadını, emekli ve işsizler arasında HAYIR’ın içerdiği emek ve demokrasi talebinin güçlü olduğuna işaret etmektedir.[4]

İşçi sınıfının HAYIR deme eğiliminin yükselmekte olduğunun bir başka göstergesi de, 2017 1 Mayıs gösterileridir. HAYIR diyen büyük kentlerde son yılların en kitlesel buluşmalarının gerçekleşmesinin yanında, ülkenin dört bir yanında, geçmiş yıllardan çok daha yaygın 1 Mayıs kutlamaları gerçekleştirilmiştir. 2017 1 Mayıs gösterilerinde “kıdem tazminatının gaspına HAYIR” sloganının ve taşeron işçiler başta olmak üzere güvencesizliğe karşı tepkilerin öne çıkmış olması, yukarıda bahsettiğimiz “umut verici dinamikler”in hangi mücadele gündemleri etrafında harekete geçeceği hakkına açık bir fikir vermektedir.

Ekonomik kriz tehdidi altında, politik olarak zayıflamış ve iç çelişkileri ayyuka çıkan bir iktidar, sermayenin taleplerini hızla hayata geçirerek gücünü konsolide etmek, güç toplamak isteyecektir. Kıdem tazminatı, taşeron (güvencesiz) çalıştırma, işsizlik gibi şiddetlenmesi kaçınılmaz olan sınıfsal çatışmalar etrafında toplumsal temeli daha geniş, %50’yi de aşan bir HAYIR örgütlemek mümkündür.

Kıdem tazminatının gaspına, güvencesizliğe, işsizliğe HAYIR diyen yaygın, kitlesel bir mücadeleyi örgütlemek için muhtaç olduğumuz moral ve dinamizm, HAYIR kampanyası sürecinde açığa çıkan gücümüzde mevcuttur. Tüm geleneksel siyasal kanalların/kürsülerin iktidarın hizmetine sunulup muhalefete tıkandığı bir ortamda “iş başa düştü” diyerek kapı kapı, işyeri işyeri, sokak sokak, mahalle mahalle gezen yüz binlerce insan büyük bir avantajdır.  Referandumda değişik saiklerle “evet” oyu kullanmış emekçileri de katarak “HAYIR”ımızı sınıfsal bir temelde “Emeğin HAYIRI” ekseninde genişletmek bugün hem kaçınılmaz bir görev hem de bir olanaktır.

Tek adam rejiminin sınıfsal niteliği bellidir. İşçi düşmanı bir tek adam rejimi, büyük oranda işçileşmiş ve nüfusunun dörtte üçünün emek gelirleriyle yaşadığı bir toplumu yönetemez. Hele hele “hayır demenin”, yani itiraz etmenin tadına varan bir toplumu hiç yönetemez. HAYIR artık sadece bir kelime değil, ülkeyi değiştirecek bir kurucu iradenin işaret fişeğidir. HAYIR diyerek geleceği örmeye, ülkemizi yeniden inşa etmeye devam edeceğiz. Sermayenin krizini tuhaf bir başkanlıkla gidermeye çalışan sistemin karşısına emeğin taleplerini ve programını koyarak; eşitliğin, özgürlüğün, demokrasinin, barışın, laikliğin ve elbette emeğin egemen olduğu bir ülkeyi bu yıkıntının üzerinde hep beraber inşa edeceğiz.

[1] DİSK’in referanduma dair Başkanlar Kurulu Sonuç Bildirgesi için bkz.

http://disk.org.tr/2017/02/memleketin-ve-iscilerin-gelecegi-icin-hayir/

[2] DİSK-AR, “BAŞKANLIK İŞÇİYE ZARARLIDIR”, http://disk.org.tr/2017/02/disk-ar-raporu-baskanlik-isciye-zararlidir/

[3] ITUC, “İnsan Hakları ve Sendikal Haklar Raporu 2016” (Türkçe Özet), http://disk.org.tr/wp-content/uploads/2016/12/ITUC-RAPOR.pdf

[4] Ipsos Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, “16 Nisan Anayasa Değişikliği Referandumu Sandık Sonrası Araştırması”, http://www.arastirmakutuphanesi.com/wp-content/uploads/2017/04/AnayasaReferandum_Sand%C4%B1kSonras%C4%B1_Rapor_Ipsos_19042017-FINAL.pdf

*DİSK Genel Sekreteri
arzu.atabek@yahoo.com.tr

Bir Cevap Yazın