Ali Tirali – Macron: Bir Yıl!

Fransa Beşinci Cumhuriyeti’nin ilk yarım yüzyılında cumhurbaşkanları genellikle üst üste iki defa seçilmeyi başardılar: Charles de Gaulle, 1965’te ikinci defa seçilmişken görev süresi bitmeden bir referandumda hayır çıkınca istifa etti. Charles de Gaulle’ün halefi Georges Pompidou cumhurbaşkanlığının ilk dönemini tamamlayamadan, 1974’te, görev başında vefat etti. Onun halefi Valéry Giscard d’Estaing ise ilk dönemini tamamladıktan sonra, 1981 seçiminde Mitterrand’a karşı kaybetti.

Jacques Chirac’ın 1995-2007 arası süren on iki yıllık cumhurbaşkanlık döneminin bitişi ise Fransız siyasetinde farklı bir eğilimi öne çıkardı. 2007’de itibaren seçilen Nicolas Sarkozy ve ondan sonra François Hollande ancak birer dönem cumhurbaşkanlığı yapabildiler. Sarkozy 2012 seçimlerini kaybetti, Hollande ise 2017’de aday bile olmadı. İki cumhurbaşkanı da beşer yıllık ilk dönemlerinde başarısız performanslar sergilediler ve son derece hızlı şekilde yıprandılar.

Emmanuel Macron ismi etrafında ise cumhurbaşkanlığı adaylığını açıkladığı andan itibaren farklı bir ortam oluştu.  Kimlikçiliğin ve her tür aşırılığın cumhuriyeti tehdit ettiği düşünülen bir devirde Macron, sağcı da solcu da olmadığını iddia ederek ortaya çıktı; özellikle yazılı ve görsel basın tarafından bir nevi kurtarıcı figür gibi empoze edildi. Seçim öncesi son düzlüğe girilirken, Jacques Chirac döneminin  başbakanlarından olan merkez sağın geleneksel politikacılarından favori görülüyordu. Ancak o bir skandalla yıpranıp ivmesini yitirince, Macron, aşırı sağda güçlenen neofaşist Milli Cephe’ye (FN) karşı ikinci turda üzerinde birleşilebilecek makul bir aday olarak desteklendi. Macron, ikinci turda da % 66 gibi bir oyla rakibi Marine Le Pen’i mağlup ederek cumhurbaşkanı olmayı başardı.

Macron nasıl bir siyasetçi?

O, bir liberal, bir merkezci -hatta radikal bir merkezci- ve alışılageldik popülistlerden değil. Popülist siyasetin olmazsa olmazı olan günah keçisi yaratmaya temayüllü, kışkırtıcı dilden uzak bir siyasetçi. İyimser, rasyonalizmi öne çıkaran bir üslubu var. Bu tabii kendisini demagojiden uzak kılmıyor. Konuşmalarında öne çıkan söylem, daha ziyade 1980’li yılların Margaret Thatcher, Turgut Özal gibi yeni sağcı liderlerin özgüvenli ve iyimser liberal diskurlarına benziyor.

Bu iyimser söyleme ise bir yıla sığdırılan merhametsiz bir neoliberal iktisadi program eşlik ediyor.  2018’de onaylanan İş Yasası Reformu ile sosyal devlet iyice tahrip edildi; sendikaların özellikle küçük ve orta büyüklükteki işletmelerdeki etkisi sınırlandırıldı. Bunlar büyük bir protesto dalgasına sebebiyet verdi. Daha iddialı bir hamle ise şubat ayında gündeme gelen SNCF(Fransa Milli Demiryolları Şirketi) üzerindeki reform tasarısı. Bu reform başarılı olursa, bir kamu kuruluşu olan SNCF özelleştirilecek. Bu tasarıya karşı ise son derece hızlı şekilde kitlesel bir demiryolu çalışanları grevi örgütlendi. Macron’un ekonomi siyaseti geleneksel olarak sınıfsal aidiyeti güçlü ve sol eğilimin yaygın olduğu Fransız işçi sınıfında son derece sert bir tepkiyi tetikliyor. Bu toplumsal tepki ivmesini kaybetmeden devam ederse Macron’un neoliberal programı –en kötü ihtimalle– yavaşlayacaktır.

Macron’un dış politika yönelimi

Fransa’nın daha 2011’de, Libya’daki ayaklanmanın ve iç savaşın ilk günlerinden itibaren Arap dünyasındaki gelişmelere belirgin bir ilgisi ve angajmanı oldu. Bu ilgi iki ülkede odaklanıyordu: Libya ve Suriye. Bu; Nicolas Sarkozy’yle başlayan, Hollande devrinde, özellikle Dışişleri Bakanı Laurent Fabius’ün hararetli politikasıyla canlı tutulan, bugün de Macron tarafından sürdürülen bir politika. Bu angajman, fazla bir kamuoyu desteğine sahip bulunmadığı gibi, tam tersine, 2017 seçimlerinden önce hem sağın hem solun Hollande’a karşı kullandığı güçlü bir muhalefet argümanı oldu. Fakat seçimleri –esasen dış politika ve özellikle Ortadoğu ile ilgili olmayan sebeplerden dolayı– kazanan Macron olunca, bu politika geri döndü. Yine de eski hararetin olmadığını, destek ve sempatinin ÖSO’dan ziyade Kürt gruplarına yöneldiğini kaydetmek gerekiyor.

Dış politikanın diğer cephelerinde ise Macron,  bugüne kadar-Brexit’in yaraladığı AB’nin hararetli bir taraftarı  ve Sarkozy’yi ve Giscardd’Estaing’i hatırlatır biçimde ABD’yle işbirliği ve yakınlaşma yanlısı bir lider profili çizdi.

Fransa içinde –Arap ülkelerindeki iç savaşlarla bağlantılı şekilde yükselen ve yeni bir kitleselleşme momenti yakalayan– IŞİD gibi İslamcı terör örgütleri ciddi bir güvenlik sorunu oluşturuyor. Büyük şehirlerin banliyöleri birer fabrika gibi cihatçı üretiyor. Bu son derece tehlikeli bir soruna karşı henüz başarısı kanıtlanmış bir toplumsal ilaç bulunamadı. Macron’un bizzat dile getirdiği gibi “Cumhuriyet, çocuklarını kaybediyor”. Problem belli ki sadece terörizme yönelen gençlerle ilgili değil; onların anne-babalarının ve önceki kuşakların sorunları da, başarısız entegrasyon girişimleri de bugünkü acı manzarayı hazırlayan etkenler arasında. Arka planda şüphesiz sömürge devrinin eşitsiz ilişkilerinin toplumsal mirası da mevcut. Ama geçmişin arkasına sığınmak da çözüm getirmiyor. İslami terörizm temelde bugünün, en geniş anlamda son yirmi-otuz yılın sorunu. Buna getirilecek çözüm de bugünün, hatta yarının siyasetleriyle bulunabilecek bir çözüm. O bakımdan kanayan yaraya neşteri acilen vurmak gerekiyor. İslamcı terörizm sorununun, Fransız halkının özellikle proleter ve küçük burjuva unsurları içinde en iddialı politik ifadesini Le Pen’in “Milli Cephe”sinde bulan bir neofaşist cevabı tetiklemesi de meselenin ikinci yönü. Çünkü İslamcılık ve ırkçılık Fransız cumhuriyet ideallerinin düşmanı olmakta birleşiyorlar.

Macron’un laikliğe yaklaşımı

Bu çerçevede, Macron’un laikliğe yaklaşımını, merkezci siyasi pozisyonuyla çelişkiye düştüğü konulardan biri olarak ele alabiliriz. Fransız sağı ve solu, Türkiye’ye benzer şekilde laiklik üzerinden belirgin biçimde ayrışmışlardır. Hele tarihsel sağ, özellikle Action Française geleneği son derece cumhuriyet ve laiklik karşıtıdır. Onun politik tahayyülü ise, Fransız Devrimi’yle dinsizliğin ve cumhuriyetçiliğin pençesine düştüğünü vehmettikleri Fransa’yı tekrar  eskisi gibi “Kilisenin Büyük Kızı” –yani “Fille aînée de l’Église”-  konumuna getirmektir. Emmanuel Macron,9 Nisan 2018 günü piskoposlara hitaben yaptığı konuşmada, kendi taraftarlarının da bir kısmını şaşırtacak şekilde dini çevrelerin gönlünü okşayacak söylemlerde bulundu. Devlet ve kilise arasındaki bağın zedelendiğini ve tamir edilmesi gerektiğini; kendisinin devlet başkanı olarak sadece inanma ve inanmama özgürlüğünün kefili olduğunu; ama cumhuriyetçiliği dini inanışın yerine koyan bir anlayışın mucidi veya taraftarı olmadığını söyledi. Bu sözler Türkiye’deki siyasi atmosfere alışık olan bizlere çok ikircikli ve “orta yolcu” gelse de, Fransa’da, hele sağcı olmadığını iddia eden birinden böyle bir söylem duymak şaşırtıcıdır. Bu sözler, Macron’un sola karşı tutucu-dinci çevrelerle kurmak istediği ittifak çabasının ifadesidir.

2010’lar dünyası ve siyaset

Açılışı Arap isyanlarıyla yapılan 2010’lu yıllar, -Hegelci terminolojiyle söylersek- “dünyatarihsel” manada çok keskin bir virajı temsil ediyor. Sadece Avrupa değil, bütün dünya belki de İkinci Dünya Savaşı’ndan beri siyaseten en karanlık günlerini yaşıyor. Her tarafta kimlik ve korku üzerine inşa edilen siyasetler yükselişte. Siyasetçiler artık insanlara daha iyi bir gelecek umudu vermiyorlar. Zaten alışık olduğumuz anlamda devlet adamlığı da yavaş yavaş ortadan kalkıyor; siyaset toplumun en aşağı kesimine en bayağı bir üslupla hitap edebilenlerin başarılı olduğu bir yarışa dönüşüyor. Macron, bu konjonktürde bir istisnadır. Bu nitelemeyi olumlu-olumsuz çağrışımlardan bağımsız olarak kullanıyorum. Napolyon Bonapart’tan sonra Fransa’nın başına geçmiş olan bu en genç lider, kendine özgü ama kökleri yine sağcılıkta olan değişik bir popülizmin sözcülüğünü yapıyor. Tüm kamuoyu tepkilerine rağmen, Sarkozy veya Hollande’ın, cumhurbaşkanlığı dönemlerinin henüz başlarında karşılaştıklarına benzer şekilde hızlı bir yıpranma yaşamadığı ve hala halk –ve bilhassa kendisine oy verenler- nezdinde  kredisinin mevcut olduğu vurgulanmalıdır.

Ancak merkezcilik dediğimiz tutum da eninde sonunda sağcılık olduğu için, Macron’un sağcı tarafının zaman ilerledikçe daha da belirgin hale geleceğini ve oy tabanının da gittikçe geleneksel sağ kesimlere doğru kayacağı düşünülebilir. Her halükarda, Fransa siyasetine damgasını vuran esas unsur -daha önce yaptığım bir değerlendirmede belirttiğim gibi- geleneksel siyasi partilerin zayıflaması ve partiler sisteminin krize girmesidir.[1] 2017 seçimlerinde belirleyici olan bu durum daha da kronik hale geliyor. Özellikle Fransız siyasetinin merkez soldaki taşıyıcı kolonu Sosyalist Parti (PS) seçimden sonra daha da büyük iç krizler yaşadı ve toparlanamadı. PS köklü geleneğine rağmen ikincil bir partiye dönüşmek eğilimindedir. Bu gelişmeler durum Fransız siyasetinin gidişini kolay öngörülemez hale getiriyor.

[1]Ali Tirali, “Fransa’da seçimler ve parti siyasetinin krizi”, Toplumcu Düşünce Enstitüsü Değerlendirme Notu, 2017,  http://www.toplumcudusunceenstitusu.org/makale-detay/305/fransa-da-secimler-ve-parti-siyasetinin-krizi

*Ali TİRALİ
SODEV Yönetim Kurulu Üyesi
alitirali@hotmail.com

Bir Cevap Yazın