Ali Rıza Güngen – Marx’ın Ufuk Açıcı Emek Tartışması

Marx’ın kapitalist toplum dinamiklerini çözümlemek için hayatının merkezine klasik siyasal iktisat düşüncesinin eleştirisini geliştirmeyi koyduğunu biliyoruz. Toplumsal alanın bir kısmını incelemenin ötesine geçmek istediğini, gençliğinde beslendiği ve kendi ilk çalışmalarını verdiği felsefe ve düşün tarihinin ötesinde bir bütün olarak toplumsal üretim ilişkilerinin analizinin onun gençlik yıllarını takiben esas çalışma alanını oluşturduğunu söyleyebiliriz. Başka bir ifadeyle Marx’ın nihai hedefi, 1850’ler itibarıyla netleşmişti: Kendisinden önceki yüzyılların içinde gelişmiş ve dönüşüme uğramış üretim ilişkilerinin devrimci bir hızla değiştiği kendi zamanında, kapitalizmin temel dinamiklerini açıklamak;  toplumsal üretim ilişkilerinin açıklanmasıyla devrimci mücadeleye destek olmak ve insanın toplumsal özgürleşmesine katkıda bulunmak.

Bu amaç her daim doğrudan güncel politik bir hedefle bir arada yürümese de, politik amaçlar çalışmanın tetikleyicisi ve eşlikçisidir. Karşımızda British Museum’daki köşesinde ya da çalışma sandalyesinde notlar alarak, gecesini gündüzüne katarak çalışan bir bilim insanı olduğu kadar Uluslararası İşçi Birliği örgütleyicilerinden, güncel siyasetin yakın takipçisi ve yorumcusu bir eylem insanı da bulunmaktadır. Yine de Marx’ın tercih ettiği yollar dolambaçlıdır. Bir manifestolar dizisi kaleme almaktansa bütünlükçü bir perspektifle yöntemsel atılımlar peşinde gider. Katkı sunduğu diyalektik düşünceyi materyalist perspektif içinde yoğurur. Zamanında ve takip eden dönemlerde anlaşılması son derece güç olmuş ve biraz da bu nedenle dikkatli incelemelerden çok daha fazla sayıda spekülatif karalamaya konu edilmiş bilimsel eserler üretir.

Bu inatçılığın nedenleri üzerinde ayrıca durulmalı. Ben bu kısa değerlendirmede, genelleşmiş meta üretimi olarak ifade edebileceğimiz kapitalizm koşulları altında emeğin ürettiği değerin, emekten bağımsız görünmesinin yarattığı darboğazı aşmak için Marx’ın yol gösterici olduğundan bahsetmek istiyorum.

Emeğin ürettiği emekten bağımsızlaşırsa

Marx’ın doğumunun 200. yılında düşünce birikiminin açtığı yolun tüm yönleriyle incelemesi ve tartışılması önemli. Bu yolun kendinden önceki yüzyılların eleştirel değerlendirilmesi olduğu kadar, kendisinden sonraki dönüşümlere, finansın ve para sermayenin fetiş diline hapsedildiğimiz içinde bulunduğumuz döneme nasıl ışık tutuğunu görmek faydalı olacaktır.

Bilindiği üzere kapitalist toplumda para sahibinin gücü seçme özgürlüğünden gelir. Parasını nerede nasıl harcayacağına yönelik olarak karar verici kendisidir, bir başka deyişle bu konuda özgürdür. Bir toplumsal ilişki olarak sermaye ise ancak ve ancak daha fazla değer birikimi sayesinde var olabilir. Daha fazla değer üretimi bir zorunluluktur. İktisadi düşüncede para ve sermaye sıklıkla birlikte kullanılmasına karşın Marx’ın meta, para ve sermaye incelemesinin bu sorunu ilişkisel bir şekilde çözdüğünün altını çizmeliyiz.

Metaların değiş tokuşunu sağlayan şey onların emek ürünleri olmalarıdır. Dolaşım alanında sürekli olarak eşdeğerlerin mübadele edilmesine karşın nasıl olmaktadır da bir değer birikimi ve bazı ellerde muazzam bir refah birikimi ortaya çıkmaktadır sorusu, Marx’ın klasik siyasal iktisat geleneğini takip ederek uğraştığı temel sorulardandır. Marx’ın analizi, gizli kapaklı bırakılan üretim sürecine bakmayı salık verir. Burada hammaddeler, üretim araçları, aralarında emek gücünün de olduğu metalar işe koşulur. Sermaye ancak bu işe koşma, emek gücünden değeri çekip çıkartma ve dolaşım alanında değeri realize etme aracılığıyla yol alabilir.

Dolayısıyla metaları edinmek ve üretim sürecine katmak için kullanılan para, üretim süreci sonunda daha fazla para olarak yeniden ortaya çıkar. Bu çoğalma olmazsa sermayedarın üretimi sürdürmesi zaten anlamsızdır. Emekten değeri çekip çıkartan, emeğe ürettiğinin daha azını veren sermayedar para-meta-para devresi ya da üretim süreci göz önünde bulundurularak yazılırsa P – M… Ü… M’ –  P’ devresini işletir. Kendisi bu devrenin faili olduğu kadar bunun tarafından belirlenendir.

Ancak meta fetişizminin sürdüğü toplumlarda, metalar kendi dilleriyle konuşuyorlarmış, insan etkinliğinden bağımsız bir şekilde hareket ediyorlarmış gibi görünmektedir. İnsanlar arasındaki ilişkiler, şeyler arasındaki ilişkiler gibi görünmektedir. Bu fetiş, sermaye devresini de etkileyecektir. Bir meta olarak para kendi kendine çoğalan, başka metalarla girdiği ilişkide sürekli olarak kendini çoğaltan meta biçiminde görünmektedir. Ortaya çıkan P – P’ görüntüsü paradan para çıktığını düşünmeye neden olur. Paranın bir yatırıma sevk edilmesi, ya da başka metalarla ilişkiye girmesinin onun çoğalması için yeterli olacağını düşünmeye itiliriz. Bu düşüncenin öyle esiri haline geliriz ki, bir yerlere yatırılmamış para sanki sürekli değer kaybetmekte gibidir.

Emeğin ürünü olan meta başka metalarla ilişkiye giriyor, ancak bir meta olan para başka metalarla ilişkisinde çoğalıyor gibi görünüyor. Piyasa toplumunun büyüsü bu fetişizmde yatar. Emek bu ilişkiler ağında yok edilir, önemsizleştirilir. Bu önemsizleştirmenin vardığı en uç nokta her türlü gelir akımının bir sermayenin ürünü ya da getirisi olarak anlaşılmasıdır. Aslında olmayan ancak orada bulunduğu sayılan bir sermayenin başka bir deyişle hayali bir sermayenin getiri üretiyor olduğu varsayılır.

Emek hayali sermayenin neresinde?

Hayali sermayenin daha kesin bir tanımı, gelecekte elde edilecek değer üzerinde hak iddiasıdır. Bu hak iddiası finansal piyasalarda değiş tokuş edilebildiğinde, belirli bir vade sonrasında elde edilecek getiri, gerçek anlamda sermaye devresiyle ilişkili olsun olmasın, sermayenin ürünü olarak anlaşılır.

Şirketlerin hisse senetleri, şirketlerin elde ettiği kardan dağıtılacak paya dair hak iddiasını temsil ederler. Devletlerin tahvilleri, bir devletin kendi egemenlik alanında el koyacağı değerden kendisine kredi verenlere aktaracağı payı ifade eder. Görülebileceği üzere ilkinde bir üretim süreci sonrasında (şirketin üretken bir faaliyet sürdürdüğü varsayımıyla) değer elde edilmesi söz konusuyken, ikincisinde bir sermaye devresinin var olup olmamasından bağımsız olarak getiri vaadi söz konusudur. Marx, her ikisini de hayali sermaye biçimleri olarak değerlendirir. Dolayısıyla sadece sermaye devresinin başlaması ya da doğrudan emekten değer çekilip çıkartılması görünür olmasa da, getiri vaat eden finansal araçlar sanki bir sermayenin getirisiymiş gibi algılanmaktadır. Bu getiri finansal piyasalarda spekülasyonun konusu olur, sonsuz sayıda sözleşmede altta yatan getiri oranlarına referansla haklar ve yükümlülükler sıralanır.

Marx’ın gerçekleştirdiği daha sonra 20. ve 21. yüzyıl Marksistlerinin çalışmalarıyla derinleştirdikleri hayali sermaye tartışması, spekülasyona konu edilen gelirin nasıl üretildiğine bakmaya teşvik edicidir. Şirketin karı üretim koşullarına, çalışma saatlerine, yeni yatırımlarına bağlı olarak gerçekleşecektir. Devlet nüfusun çoğunluğunu oluşturan emekçilerden topladığı vergiler üzerinden ve demokratik bir devlette aslında bizzat onları kredi alan olarak göstermeye kalkarak tahvil çıkartacak ve ödemelerde bulunacaktır. Marx’ın tartıştığı (ancak ne yazık ki, Kapital’de bütün planını uygulayamadığı için eksik bıraktığı) hayali sermaye kavramı bizi en başa değerin emekten çekip çıkartılmasına, emeğin işe koşulmasına ve toplumsal üretime geri götürür. Emeğin disipline edilmesi, borcuna sadık kılınması, üretim sürecinde göreli ve mutlak artı değerin artırılması hayali sermayenin simgelediği getirinin realize olması için gereklidir. Bu bağlantı kurulmadığında, kendinden menkul finansal araçlar arasında anlaşılmaz bir dilde cereyan eden olaylara bakakalırız. Oysa emek hayali sermayenin merkezindedir, bu bağlantıyı kurduğumuzda emeğin önemsizleştirilmesi yönlü politik projelere de kayda değer bir darbe vurmamız ihtimal dâhilindedir.

Emek eksenli siyaset

Günümüzün çılgın finansal piyasalarındaki dengesizliklere, emek eksenli bir perspektifle bakmak mümkün. Sermaye sürekli olarak kendini çoğaltmalıdır. Oldukça soyut terimlerle ifade etme pahasına da olsa sermayenin emekle her daim karşılıklı mücadele içinde yer alması gerektiğini görmek gerekli: sermaye sürekli olarak emekle karşı karşıya gelmenin ötesinde, onu içermeli, alt etmeli, gözden düşürmeli, ancak bazen de kısmen ona alan tanımalıdır. Emeğin mücadelesi sadece sermayeyi kıstırma ve sermayeden taviz koparma değil, aynı zamanda ondan kurtulma mücadelesidir. Marx’ın emek değer kuramı ve sermaye ilişkisi tartışması bu bağlamda da son derece değerlidir. Aynı zamanda kendinden menkul finansal araçların vaat ettiği getirinin de değer üretimi sürecine ve emek-sermaye ilişkisine atıfla anlaşılması gerektiğini hatırlatıcıdır.

Marx, sadece, Shakespeare’in kaygı içinde 16. yüzyıl başında nüvelerini haber verdiği, o her şeyin alınıp satıldığı dünyadaki yozlaşmayı toplumsal bağlamına oturtarak anlatan bir bilim insanı değildir. Aynı zamanda kendisinden bir buçuk asır sonra, toplumsal üretim ilişkilerinin gelişiminin insanlığın yok olmasını an meselesi haline getirdiği bu tersine dünyada, mevcut çalkantılı dönemin içinde emek gücünün konumunun ve disipline edilmesinin neden muktedirler için halen merkezi olduğunu anlamamıza da yardımcı olan büyük bir araştırmacıdır. Emek eksenli siyasetin kılavuzudur. Nice yaşlara!

*Ali Rıza GÜNGEN
Siyaset Bilimi, Dr.
aliriza.gungen@gmail.com

Bir Cevap Yazın