AKP’NİN SURİYE’DEKİ “MEZHEP” ÇIKMAZI

deniz_tansi
Deniz TANSİ*

 

ABD’nin İran ve periferisine yönelik siyasetinde en “verimli” yöntem, bölgede “yeni bir eksen” yaratmaktır. Aslında bu konuda epey mesafe alınmıştır. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD düşünce kuruluşu RAND’ın raporlarında, “piyasa ekonomisi” ve “biçimsel demokrasi” ile zıtlaşmayacak bir “ılımlı İslam” modeli önerildiğinde, 2001 Ağustos’unda kurulan ve 2002 Kasım’ında iktidara gelen AKP, “biçilmiş kaftan” olarak görülüyordu. Bu bağlamda Ortadoğu’da ABD düşmanı radikal İslam’a karşı, ABD dostu “ılımlı İslam” model olarak bölge ülkelerine pazarlanacaktı.

AKP deneyiminin 10. yılında, 29 Ekim 2012’de de görüldüğü gibi,  Cumhuriyet’i kutlayan kitlelere “biber gazı” sıkılarak ve “coplar” konuşturularak, bu iktidar tipinin “otoriter” ve “kutuplaştırıcı” etkisi bir kez daha tescillendi. AB ilerleme raporlarında, ABD’deki resmi ve gayrıresmi değerlendirmelerde hep dikkat çeken, “ifade özgürlüğü”, “uzun tutukluluk süreleri”, “toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı ” başlıklarındaki eleştirilerdir.

Şii ekseni-Sünni ekseni       

ABD düşünce kuruluşlarının laboratuarlarında oluşturulan  Ilımlı İslam macerası, bölgesel anlamda İran karşıtı bir cephe açısından daha yaşamsal bir öneme sahip oldu. İran; ABD işgali sayesinde, ABD çekildikten sonra Aralık 2011’den itibaren Irak’ta Maliki hükümeti üzerinde “bölgesel vesayeti”ni kurdu. Öte yandan, 1980’lerden beri süren Suriye ile müttefiklik ilişkisi ve Lübnan’da bu sayede “devlet içinde devlet” olma özelliğini elinde tutan Hizbullah yapılanmasıyla, Batı başkentlerinde “Şii ekseni” olarak tanımlanan bir “bölgesel nüfuz”u ortaya koydu. Bu açıdan, Şah döneminden beri mezhep politikasını kullanan İran, İslam Cumhuriyeti’yle ABD karşıtı bir eksenin altyapısını oluşturdu. Bölgede Arap olmamaktan kaynaklanan yalnızlığını, Şii Araplar’la birlikteliği çerçevesinde telafi etmeyi tercih etti.

Rusya ve Çin’in İran-Suriye hattına verdiği destek, İran öncülüğündeki ABD karşıtı eksenin varlığını devam ettirme bağlamında değerlendirilebilir. İran’ın nüfuz siyasasında en önemli “kale”, Suriye olarak ortada durmaktadır. AKP iktidarının Suriye’ye yönelik siyasetinde, İran karşıtı ABD vesayetinde bir Sünni ekseninin öncülüğü sevdası vardır. Prof. Davutoğlu’nun kimi zaman Neo Osmanlı, kimi zaman Neo Selçuklu olarak anılan Ortadoğu siyaseti bağlamında, Suudi Arabistan ve Katar temel müttefikler olarak görülürken, Irak’ta Barzani’nin liderliğindeki özerk Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye’de Esad’a karşı savaşan Hür Suriye Ordusu, önemli konumlara sahiptir.

AKP’nin, Suriye’de Esad yönetimine ilişkin olarak, iç kamuoyunda “mezhep” açısından duyarlık yaratmaya çalışarak, bu politikaya taban kazanma gayreti, ülkenin kutuplaşması ve kültürel anlamda bölünmesi riskini arttırmıştır. Zira AKP’nin, Suriye’yle 2010’a kadar süren işbirliğinden sonra, 2011’de Suriye’de “gecikmiş ve gerçekleşemeyen Arap Baharı”nın ardından yaptığı keskin dönüşte, bir “iç dayanışma”yı kendince hızlandırması gerekiyordu. Ne var ki, Suriye’deki “son BAAS rejimi”ni sadece Arap Aleviliği olarak gören ve kendi Alevileri ile “kavgalı” duruma düşen AKP, BM Güvenlik Konseyi’ndeki Rus ve Çin vetosu ile başkanlık seçimlerinin gölgesinde, ABD’nin “topyekün bir müdahale” konusunda iştahının da azalmasıyla, bölgede ve dünyada “yalnızlık” sürecine girdi

Düş kırıklığı mı, bir politikanın iflası mı?   

BM Güvenlik Konseyi’nde de “hayal kırıklığını” ifade eden Dışişleri Bakanı Prof. Davutoğlu, kendi kitabındaki deyişiyle, “bir büyük gücün” yardımı olmayınca, “bölgesel liderlik” heveslerinin aşındığını gördü. “Hedef İran, Suriye ara istasyon” olunca, Rusya ve Çin,  NATO’nun 2011’de Libya’ya uyguladığı türden “Ortadoğu’da ikinci bir operasyona” izin vermedi. AKP iktidarı, Rusya’dan Suriye’ye giden Suriye uçağını “mühimmat” olduğu gerekçesiyle “zorla indirince”, Rusya ile de gerginlik yaşamak durumunda kaldı. Böylece Rusya’yla da siyasal krizin eşiğine gelindi.

Suriye’den gelen mültecilerin içinde yer alan Hür Suriye Ordusu militanları ile bu güçlerin arasına karışan El Kaide militanları, Hatay’ı “cehenneme” çevirirken, Arap Alevileri ile birlikte Türkiye Alevileri’ni hedef aldı, tehditler savurmaya başladı. ABD bile AKP’yi El Kaide militanları hakkında uyarmak durumunda kaldı. Zira ABD açısından Esad sonrası en önemli risk, Suriye’nin elindeki kimyasal silahların El Kaide ve Hizbullah’ın eline geçmesi olarak tanımlanmıştı.

AKP iktidarı zaman içinde 100 bin psikolojik sınırını geçen “mülteci akınları”nı “sınırlandırma”,  Türkiye Alevileri’ni tehdit eden grupları “kontrol altına alma” gibi uygulamalara istemeden de olsa yöneldi. Çünkü olası bir BM Güvenlik Konseyi kararı ile, Suriye’de “bir tampon bölge” ya da “uçuşa yasak bölge” kurma şansı, en azından görünür bir zaman diliminde azaldı. Sadece Rusya-Çin değil, ABD de “tek taraflı bir AKP müdahalesi”ne “yeşil ışık” yakmadı.

AKP’nin, “muhafazakar tabanı”na sunduğu “Suriye’deki Nusayri yönetiminin düşüp Sünni çoğunluğun İhvan eliyle iktidara geleceği” umuduna yönelik propaganda, geçerliliğini yitirmekle kalmadı; bu kesimden bile beklediği desteği bulamadı. Ancak net olan bir şey var ki, AKP, Suriye politikası ile birlikte, Aleviler’i tamamen kaybetti.  Şam’daki hesap, Hatay’da tutmadı.

Hür Suriye Ordusu’na gösterilen tahammülü kendi Alevi yurttaşlarından esirgeyen AKP, şimdilerde Washington’dan gelecek “yeni politikayı” beklemekte…

*Yeditepe Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölüm Başkan Yardımcısı, dtansi@yeditepe.edu.tr 

Tekrar içindekiler sayfasına dönmek için tıklayınız

Bir cevap yazın