Ahmet Özer – Türkiye Yenilenirken Kürt Sorununun Çözümünde Hangi Somut Adımlar Atılmalı?

Kürt sorunu konusunda bugüne değin çok şey yazılıp çizildi, çok şey söylendi. Ancak sorunun çözümü AKP iktidarı tarafından sürüncemede bırakıldığı için, sorun hala kanamaya devam ediyor ne yazık ki. Üstelik 15 Temmuz darbe girişimi sonrası iktidar kendine başka bir gündem yaratarak, bu sorun sanki hiç yokmuş gibi davranıyor. Oysa içerde ve dışarda yaşadığımız pek çok şey bu sorundan kaynaklıdır. Bu durum görmezden gelinerek yol alınamaz, sadece zaman kaybedilir. Peki, bu göz kapamaca nereye kadar sürecek? Öyle görünüyor ki, önümüzdeki seçimlerde muhalefet iktidar oluncaya kadar bu statüko devam edecek.

Muhalefetin birinci sorumluluğu iktidara geldikten sonra sorunu hangi adımlarla çözeceğini açık biçimde ilan etmek, topluma bu konuda umut ve güven vermektir.  Bunun için öncelikle sorunu bütün çıplaklığıyla tanımlamak, sonra da cesaret ve kararlılıkla çözmek zorunluluğu vardır. Çünkü Türkiye Kürt sorunun çözümü açısından bir yol ayrımında bulunuyor: Ya bu sorunu kökünden çözerek çağdaş, demokratik bir hukuk devleti olacak ya da doğuya doğru aralık bıraktığı kapıya yönelerek üçüncü dünyada yer alan İslami devletlerin teokratik rengine bürünecektir.

Hiç kuşkusuz Türkiye’deki halkların yararına olan birinci yoldur. Bu seçenek benimsendiği takdirde ona göre kurumlar oluşturmak, kuralları geliştirmek gereği vardır. Bu yazıda Türkiye yenilenirken “Kürt sorunun çözümünde hangi somut adımlar atılmalı?” sorusunun cevabı aranacaktır. Bu cevaplar aynı zamanda yeni bir yapılanma ve yeni bir modelin yol haritası olacaktır.

Çözümün adımları 

Kürt sorunu etnik, kültürel, tarihsel boyutları olan karmaşık bir sorundur. Ancak hukuk içinde kalınarak demokrasi ile çözülebilir.  Nitekim son otuz yılda içerde ve dışarıda onlarca askeri operasyon yapılmış, olağanüstü hal ve sıkıyönetimler uygulanmış olmasına rağmen çözülememiştir. Bu da sorunun sadece askeri yöntem ve yaklaşımlarla çözülemeyeceğini gösteriyor.

Yönetenlerin basiretsizliği nedeniyle, bu güne kadar çözülememiş olması nedeniyle sorun, bir trilyon Türk Lirası civarında kaynak yutmuş, 50 binin üzerinde cana mal olmuş, ülkenin iç işlerinden diplomatik ilişkilerine kadar birçok konuda olumsuz etkileri olmuştur. AKP hükümeti de bu konuda bir çok zikzaktan sonra çözümsüzlük yüklü, güvenlikçi yönteme geri dönmüştür. Bu askeri yöntem ve yaklaşımlarda ısrar; daha fazla acı, daha fazla gözyaşı ve daha çok kaynak ve zaman kaybına yol açmıştır. Oysa formül bellidir. “Ne kadar çok ölüm o kadar az çözüm; ne kadar az ölüm o kadar çok çözüm”dür.

Bu açıdan bakıldığında Kürt sorununun çözümü içice geçmiş iki yöntemin aynı anda uygulamasını gerektiriyor: Bunlar psikolojik ve somut (pratik) adımlardır.

Psikolojik altyapı için atılması gereken adımlar

  1. Niyet

Öncelikle çözüm için niyet önemlidir. Taraflar gerçekten sorunun çözümünü istiyor mu, istemiyor mu? Kant “Niyet yapmanın yarısıdır” der. Taraflar kamuoyunu yanıltmak pahasına gerçekte çözümü istemedikleri halde istiyormuş gibi davranırlarsa çözüm olmaz. Çözümün asgari koşulu her iki tarafın da buna niyet etmesi ve bu niyetlerinde samimi olmalarıdır. Örneğin bBu çerçevede tutuklanmış olan Kürt siyasetçilerin ve yerel yöneticilerin bırakılması bir niyet göstergesi olarak işlev görebilir. Siyaset biliminin önemli ve ünlü bir kuralı vardır. Değişimin gücü onu isteyenlerin gücü kadardır. Bu istencin ve niyetin samimi olması bir yana onu gerçekleştirecek kadroların olması ve bu umudu vermesi çok önemlidir.   Siz, “Kürt Sorununu ancak ben çözerim”, dedikten sonra çözüme götürecek projeyi de mutlaka ortaya koymak ve gereğini yapmak zorundasınız. AKP’nin yapamadığı bu ikincisiydi. Sorunun adını koydu, ben çözeceğim dedi, gerekirse baldıran zehri içerim dedi ama bunların hepsi lafta kaldı. Hiçbir zaman samimi olarak çözmeye çalışmadı. Sadece çözüyormuş gibi yaptı. Kürtler bunu anladıkları an çoğunlukla AKP’den koptular. 7 Haziran ve 31 Mart seçimleri bunun örneğidir ve AKP bu seçimde ilk defa tek başına iktidar olma gücünden yitirdi. Bu aslında dikkate alınması gereken önemli bir gösterge ve gelişmedir.

  • Empati

İkinci önemli anahtar kelime empatidir. Empati, niyet ortaya konulduktan sonra çözüm odasının kapısını açabilecek yegâne anahtardır. Empati yapılmadan otuz yılı aşkın bir süredir süren “düşük yoğunluklu savaşın” oluşturduğu güven bunalımı ve önyargılar aşılamaz. Empati tarafların birbirlerini anlamasını sağlar. Batıda yaşayan Türk kardeşlerimiz doğuda yaşayan Kürtlerin yıllardır çektiği acıları anlamaya çalışıp içselleştirmeye çalışırken; doğuda yaşayan Kürt vatandaşlar da batıda yaşayan Türk kardeşlerinin hassasiyetlerini bilecek ve ona göre davranacaktır. Ortada bir güven bunalımı ve her an kışkırtılmaya hazır güçlü önyargılar var. Çatışmacı mantığının oluşturduğu ve birileri tarafından kışkırtılan önyargılar ve bunların sonucunda oluşmuş güven bunalımı ancak bu sayede aşılabilir. Örneğin acılar arasında ayırım yapmadan,  çocukları her iki taraftan da ölmüş annelerin bir araya getirilmesi büyük etki ve katkı yapabilir. Ya da barış anneleri ile çocuklarının eve dönmesini isteyen annelerin buluşması gibi adımlar atılabilir. Barışın kökleri burada aranmalıdır.

  • Barış Dili

Bu ülkede barış konuşulduğu zaman bile savaş dili kullanılıyor. Bir tarafın diğerini yenmesi, bileğinin bükülmesinden söz ediliyor; ölüler ve sayılar üzerinden hesap yapılıyor; insanlar sayılara indirgeniyor; sayılar üzerinden zafer naraları atılıyor. Hiç kimse sıkılı bir yumrukla el sıkışamaz. Savaşın dili barışı zehirleyen bir zihniyete sahiptir. Unutulmamalıdır ki, kardeş kavgasının olduğu yerde kazanan yoktur. Ve yine hatırlanmalıdır ki; iyi savaş ve kötü barış yoktur. Marifet savaşmak değil, barışı tesis etmektedir. Ölmek, öldürmek, zafer, yengi, terörist, savaşçı, bölücü parametreleri üzerine kurulan bir zihniyet nasıl barışı getirebilir? Bu psikolojik savaş teknikleri ve savaş dili terk edilmelidir.

  • Bölünme paranoyasından sıyrılma

Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da toplumda bir “olgu-algı çatışması” yaşanıyor. Kürtler, “biz Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrılmak istemiyoruz. Onurlu ve eşit yurttaşlar olarak birlikte yaşamak istiyoruz” dediği halde; batıdaki yurttaşların bir kısmı pompalanan propagandaların etkisiyle “hayır, bunlar bizi bölecek” diye feveran ediyor. Bu durum, resmi ideolojiyle birlikte uzun yıllar çatışmanın yarattığı bir algıdır. Bu algı aşılmadan güvene dayalı bir birliktelik ve bu birlikteliği sağlayacak barış girişimleri başarıya ulaşamaz.  Bu anlamda iktidar, muhalefet, üniversiteler, aydınlar, başta olmak üzere STK’lar tarihsel gerçeğin ne olduğu konusunda halkı aydınlatmalı, ikna etmeli; gerçeği onunla yüzleşerek anlatmalıdır. Ancak o zaman barış toplumsal zemin bulabilir. Bunların yapılması ve başarıya ulaşması için özgür bir tartışma ortamının oluşturulması da şarttır. Aklın, bilimin hâkim olduğu yerde şiddete, teröre, savaşa yer yoktur. Örneğin evliliklerin, göçlerin, pazar birliğinin, din ve kültür birliğinin bölünmeyi engelleyen sosyolojik gerçekler olduğu hatırlanmalı ve anlatılmalıdır.

Somut çözüm için atılması gereken somut adımlar

Yukarda belirtilmiş olan adımlar çözümün psikolojik alt yapısını oluşturacaktır. Bunlarla birlikte somut adımlar atılmalıdır ki çözümde kalıcı bir sonuç elde edilebilsin. 1 Kasım seçimleri öncesi CHP bu konuda bazı önerilerde bulunmuştu. TBMM’de Toplumsal Mutabakat komisyonun kurulması; Ortak Akıl Heyeti oluşturulması; Gerçekleri Araştırma Komisyonun kurulması gibi. Bunlar yönteme işaret etmesi bakımından önemli olmakla birlikte atılması gereken somut adımları açıklamıyor. O nedenle bu öneriler gerekli ama yeterli değil.  Kürt sorununun çözüme kavuşturulmak isteniyorsa pratikte dört somut adımın atılması gerekiyor.

Anayasa değişikliği

Yasalardaki ırkçı ve antidemokratik söylem, tanım ve belirlemelerin ayıklanması ve fiili uygulamaların buna uyması gerekir. Hiç kuşkusuz bütün değişikliklerin ilk adımı ve temeli anayasa değişikliğidir. Başta 66. madde -“Türkiye devletine vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür” ibaresi- olmak üzere diğer etnisiteleri dışlayan milliyetçi ve ırkçı maddeler değiştirilmelidir. Anayasanın etnik kör olması ve herkesi eşit derecede kapsaması gerekir. Bu da Türkiye Cumhuriyeti eşit vatandaşlığıdır. İnsanın şerefi olan kimliğini reddetmeyen, çokluk içinde birlik bu sayede ve bu temelde sağlanabilir.

  • Kültürel hakların genişletilmesi

Bu noktada söz konusu olan anadil eğitiminin  önündeki engellerin kaldırılması ve bunun yasal güvenceye kavuşturulmasıdır. Ayrıca dile dayalı her türlü etkinliğin -radyo, tv, yayım, üniversite eğitimi, Kürdoloji enstitüsü gibi- serbestçe yapılabilmesi gerekir. Seçim yasası bağlamında temsilde adaleti sağlayacak olan %10 barajının düşürülmesi, düşünce, ifade ve örgütlenme bağlamında siyasi partiler yasasının değiştirilmesi, köy isimlerinin iadesi, ad koyma yasaklarının kaldırılması gibi  -ki bazıları yasal değişiklik bile gerektirmeyen kimi adımların atılması önemlidir. Unutulmamalıdır ki, özgürlükler bağlılığın teminatı iken yasaklar karmaşanın ve kopuşun davetiyesidir.

  • Toplumsal Barışın Sağlanması

Bütün bunlar yapılsa da, cenazeler gelmeye devam ettiği sürece Kürt sorunu çözülmüş sayılmaz, sorun insanların zihninde var olmaya devam eder. Toplumsal barışı sağlamanın yolu silahların bir daha konuşmamak üzere temelli susmasıdır. Bunun da yolu bir genel düzenleme ya da aftır. Her büyük toplum bizdeki gibi çatışmalar ve acılar yaşamıştır. Ama barışın gereği bunları çözerek yoluna devam etmektir. Türkiye de geldiği noktada toplam enerjisini birbirini tüketerek değil kalkınma ve refahı için kullanmalıdır. Zaten siyasetin temel işlevi, üretimi artırmak; eşit paylaşımı sağlamak ve bunları huzur ve güven içinde (barış içinde) yapmak değil midir? Bu üçlüyü gerçekleştirecek olan bir siyaset başarılıdır. Halk da başarıyı daima ödüllendirir.

4.Yerel Yönetimlerin Güçlendirilmesi ve Bölgesel Dengesizliklarin Giderilmesi:Uygulanan yanlış ekonomik politikalar ve uygulamalar ülkenin bazı yerlerinde “kalkınmada ayrıcalıklı bölgeler” yaratmışken diğer bazı yerlerinde “kalkınmadan ayrı bırakılmış bölgeler” meydana getirmiştir. Kimi zaman “ikili hukuk” da uygulanmaktadır. Bu eşitsiz gelişme ve uygulamalar birçok soruna kaynaklık etmektedir. Bu durumun giderilmesinde merkezi idare ile yerel yönetimlerin yeniden reorganize edilmesi büyük önem taşıyor. (Ör. Merkezi yönetim, son yıllarda uyguladığı liberal ekonomik politikalar sonucu ekonomiden el çekme yoluna gitmiş, bunun sonucu olarak Doğu ve Güneydoğuda da üretim ve istihdama dönük yatırım yapmama yanlışını sürdürmüştür.  Zaten geri kalmış ve güvenlik sorunu olan bölgeye özel sektör yatırım yapmakta istekli değil, devlet de el çektiğinde bölge büsbütün geri kalıyor; bu da kısır döngüyü artırıyor, yeni sorunlara davetiye çıkarıyor. Ayrıca keyfi uygulamlar, baskılar, kayyım atamaları sorunun çözümüne değil büyümesine neden olmaktadır.)

Öte yandan yeni çıkarılan yasaya rağmen hâlâ bazı noktalarda idari, mali ve yasal acıdan bazı tıkanıklıklarla karşı karşıya olan yerel yönetimler de ademimerkeziyetçi bir anlayışla yeninden yapılandırılmalıdır. Hâlâ birçok sorun Ankara’da tespit edilmekte, bütün çözümler Ankara’da üretilmekte ve bütün kaynaklar Ankara’da toplanıp dağıtılmaktadır. Ülkeye artık dar gelen bu Ankara elbisesi her tarafından yırtılmaktadır. (Ör. Atanmış içişleri bakanı, seçilmiş belediye başkanlarını mahkeme kararı olmadan, görevden alıp yerine kayyımlar atayabilmektedir.)

İki hukuklu imajı yaratan, çağdaş olmayan bu katı bürokratik ve merkeziyetçi yapı terk edilmelidir. Bu nedenle yerel yönetimlerin demokratik bir anlayışla yetki ve kaynaklarla birlikte güçlü bir biçimde yeniden yapılandırılması sadece beledi sorunları çözmekle kalmayacak aynı zamanda başta Kürt sorunu olmak üzere ülkenin diğer bir takım sorunların çözümüne de büyük katkılar sunmuş olacaktır.           

CHP bir eşikte

Bu eşik, Türkiye’yi AKP’den kurtarma ve iktidar olma eşiğidır. Belediyelerde kazanilan başarı AKP’nın büyüsünü bozmuş, iktidarın yolunu açmıştır. Burda CHP’ye büyük görev düşüyor. Bundan sonraki seçimde sonuç elde etmek iki şeye bağlıdır: Bir, yerel yönetim seçimlerinde dört parti (CHP, HDP, İyi P, Saadet P) arasında sağlanan güç birliği devam etmelidir. İki, başta yeni kazanılan büyükşehirler olmak üzere belediyelerde başarı sağlanmalıdır. Bu noktada başarıya giden yol,  heyecan yaratcak hedefler;  halkta karşılığı olan projeler ve bu projeleri hayata geçireceknitelikli kadrolardangeçer.

Geçen seçimlerde CHP’nin Kürt meselesinin çözümüne katkı yapacak isimlere yer vermemesi kamuoyunda manidar bulunmuştu. Denge politikası yürüterek sonuç almaya çalışılıyor eleştirileri öne sürüldü. Özelikle İstanbul, İzmir, Adana, Mersin gibi Kürtlerin yoğun yaşadığı metropol kentlerde bu seçmen kitlesini temsil niteliği taşıyan adayların kazanabilecek yerlerden aday gösterilmemesi süreci olumsuz yönde etkiledi. Aynı şekilde Güneydoğu’da nitelik, liyakat ve temsiliyet yeteneği yerine aşiret ve aile bağları ile sonuca ulaşılacağının varsayılması yanılgısına düşülmemeli.         

Sonuç

Sonuç itibariyle, gelinen noktada Türkiye bir yol ayrımında bulunuyor. Ya başta Kürt sorunu olmak üzere diğer bir takım sorunlarını çözerek yoluna güçlü bir biçimde devam edecek, ya da içine kapanarak modern dünyadan kopacak ve esamesi okunmayan bir ülke olacaktır.

Bugün barışı ve kardeşliği daha güçlü tesis edebilecek, çözümü sağlayabilecek son kuşakla birlikteyiz. Bundan sonraki kuşaklar ise olağanüstü hal ve sıkıyönetimlerle büyümüş, çatışmaların içinde ve kaos ortamında bilenmiş, algıları farklı olan bir kuşaktır ki uzlaşılması daha zordur. O halde barışın anahtarı şimdi daha güçlü olarak elimizde ve bu ellerimizden kayıp gitmeden onu gerçekleştirelim.

Nasıl ki güvenlik anlayışıyla bu sorun çözülmeyecekse aynı şekilde oy kaygısı güdülerek de çözülemez. Unutulmamalıdır ki Kürt sorununun çözümü siyaseten birilerinin seçim kazanıp ya da kaybetmesinden daha önemlidir. Hatırlayalım; Fransa Cezayir’le 30 yıl sorun yaşadı, bu sorunu kimse çözemedi, Charles de Gaulle gelip çözdü ve ilk seçimi kaybetti. Ancak onun karşısında seçimi kazanan başbakanı hiç kimse hatırlamamakta, fakat bütün dünya de Gaulle’ü hatırlamaktadır.

Aynı şekilde ikinci dünya savaşını sona erdiren Winston Churchill büyük bir devlet adamı olarak tarihte yerine alırken onun karşısında seçimi kazananları kimse bu gün hatırlamıyor bile. Bununla şunu demek istiyoruz; Kürt sorunu çözecek olan bir siyasi irade Türkiye’deki bütün halkların yüreğinde ve tarihin altın sayfaları arasında yerini alacaktır. Bu da her türlü siyasi mülahazanın üstünde ve ötesindedir.  Vakit kaybetmeden bugünden sonuç alıcı ciddi ve cesur adımlar atılmalı, yoksa yarın geç olabilir. İnanıyorum ki, Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye, önümüzdeki 5-10 yıl içinde dünyanın en saygın demokrasileri arasındaki yerini alacaktır.

*Ahmet ÖZER
Sosyoloji, Prof. Dr.
ahmet.ozer@toros.edu.tr