Ahmet ÖZER – Seçime Girerken Hukuksuzluk Kıskacındaki Ekonomi: Sorunlar ve Çözümler

Ahmet ÖZER
Sosyoloji, Prof. Dr. ahmet.ozer@toros.edu.tr

Bir süredir seçim sath-ı mailindeyiz. İttifaklar Cumhurbaşkanlığı adaylarını ve yol haritalarını belirliyorlar.  Kuşkusuz bu noktadan sonra önemli olan, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu sorunlar, siyasi partilerin ve adayların bunlara dair ileri süreceği çözümlerdir.

Burada önemli bir noktada güven meselesidir. Hiç kuşkusuz Türkiye’nin birikmiş ve çözülmeyi bekleyen birçok sorunu var. 1) Hukuk ve demokrasi sorunu 2) Ekonomi sorunu 3) Eğitim sorunu 4) Toplumsal barış sorunu 5) Dış politika sorunu. Bu sorunlar ve gelecek ile ilgili bu sorunları çözme beklentileri üzerinde durmaya devam ediyoruz. Bu günkü yazıda “Hukuk ve Demokrasi Sorunu” ile ilgili maddeler şeklinde bir özet verip ekonomi üzerinde durmak istiyorum.  Çünkü ekonomi ile bu iki sorun alanı arasında yüksek bir korelasyon var. Bu yapısal sorunlar düzeltilmeden tek başına ekonomiyi düzeltmek olası değil.

Hukuk(suzluk)!

Neden önce hukuk diyoruz? Çünkü hiç kuşkusuz hukuk, bir toplumun vazgeçilmez temel çimentosudur. Hukuk bir ülkenin birleştirici ve bir arada tutucu gücüdür. Hukuk, demokrasinin de olmazsa olmazlarındandır. İnsanlığın eskiden beri temel iki sorunundan biri eşitsizlik meselesiyse diğeri yaşamın anlamına dair beklentidir. Uzun tarihi süreçte insan eşitsizliği gidermek için hukuku bulmuş, ama bizim ülkemizde olduğu gibi egemen bu ilkeyi toplum yararından ziyade kendi yararı için kullanmıştır. Hukukun üstünlüğü ilkesi adı altında üstünlerin hukuku hakim kılınmıştır. İşte üç örnek dava: Demirtaş AHİM’e rağmen neden hala tutuklu? Kavala nasıl önce berat edip sonraki yargılamada müebbet alabiliyor? Kaftancıoğlu yıllar önceki twitlerinden nasıl hapis ve siyaset yasağı alıyor? Bu örnekler çoğaltılabilir ve benzer binlerce davaya teşmil edilebilir.

Bu anlamda yargı tarafsız ve bağımsız olmak yerine taraflı ve bağımlı olmuş; adalet mekanizması tam işletilememiş, bu da halkın adalet duygularının zedelenmesine yol açmıştır. Peki, ne yapılabilir? İşte demokratik bir iktidarda hızla yapılması gerekenler:

Üstünlerin hukuku yerine hukukun üstünlüğü ilkesi mutlaka korunmalıdır.  Düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Cumhurbaşkanı halkın hakaretinden korkmak yerine onların sevgisini kazanmalıdır. Bugün her yerde hissedilen ve uygulanan baskı ortamının son verilmelidir.

Anayasa Mahkemesi gerçek işlevine dönerek yapması gerekenleri yaparak toplumun temel şemsiyesi olduğunu ortaya koymalıdır. Çünkü hukuk herkesin güvencesidir; hukukun da dayandığı güvence Anayasa’dır. Demokratik ve özgürlükçü bir anayasa evrensel hukuk kaidelerine ve insan haklarına dayalı olmalıdır. Bu çerçevede hak ve özgürlüklere vurgu yapan, etnik yapılara ve inançlara eşit mesafede duran parlamenter demokrasiyi yeniden ihya edecek bir anayasanın yapılması elzemdir.

Türkiye’nin tek adam rejimine son vererek yeniden demokrasisini rayına oturtması için tarafsız ve bağımsız bir yargıya ihtiyaç olduğu gibi yetkin ve tarafsız yargıçlar en az bunun kadar önemli ve gereklidir. Bu çerçevede uyduruk gerekçelerle insanlar artık tutuklanmamalı; henüz hüküm giyememiş insanlar üstünde tutukluluk zulme dönüşmemelidir.

İnsanlar yarın başıma ne gelir kaygısı ile yaşamamalıdır. Korku sarmalı kırılmalı; yaratıcılığın kaynağı özgürlük(ler) hukuki güvenceye alınmalıdır. Bireyler anayasa ve yasalardan doğan temel hak ve özgürlüklerini serbestçe diledikleri gibi kullanabilmelidir.

Böylece toplumsal felç durumu son bulmalı. Hukuk bütün kurum ve kuruluşları ile demokrasinin tam işlediği hukuk devletlerindeki gibi işlemelidir

Ben böyle bir ülke ve böyle bir hukuk istiyorum, ya siz? Eminim sizler de aynısını istiyorsunuz. Türkiye bunu istiyor, Türkiye bunu hak ediyor. Her gün yeni bir hukuk skandalıyla toplum sarsılmamalı. Bütün mesele, bunu yapabilme becerisi, basireti ve cesaretini gösterecek bir yapıyı işbaşına getirmek ve devamında bu bilinçle halkın özlemini duyduğu demokrasi ile taçlanmış iktidarı kurabilmektir.

Demokrasisiz Cumhuriyet!

Elbette cumhuriyet vazgeçilmezimiz, ama tek başına cumhuriyet yetmez. O cumhuriyetin içini demokrasi ile doldurmak gerekir. Bu da iktidar değişimini gerektirir. Peki iktidara gelindiğinde demokrasi alanında hemen ne yapılmalı?

Her şeyden önce öncelikle huzur ve barış ortamı sağlanmalıdır. Huzur ve barış olmadan hiçbir şey olmaz.  Temel proje  huzur” olmalı. Kuvvetler ayrılığı ilkesi demokrasinin en temel koşuludur, o nedenle yeniden ihya edilmelidir. Yani bugün gitmekte olduğumuz, dünyada hiçbir benzeri ve karşılığı olmayan sitem yerine özgürlükçü parlamenter demokrasiye dönülmelidir. Fikir ve ifade özgürlüğü mutlaka sağlanmalıdır. Gerçek demokrasilerde düşünce, ifade, inanç ve teşebbüs özgürlüğü son derece önemlidir.

Kayyum uygulamalarına son verilmelidir. Seçilmiş insanlar seçimle gelip seçimle gitmelidirler. Bir yerde suç varsa orda siyasiler değil mahkemeler devreye girmelidir. Her alanda katılımcılık olmalıdır. Toplumun bütün kesimleri sadece seçme seçilme ile değil; üretime, yaratılan katma değere ve yönetime katılabilmeli, fikirlerini söyleyebilmeli, denetim görevini yerine getirebilmelidir. Yani birlikte yönetim olmalıdır.

Çoğulculuk esas alınmalıdır. Toplumdaki çoğulculuk, çok seslilik, çok renklilikten korkulmamalı; bunlar birer zaaf noktası olarak değil toplumun zenginliği olarak görülmelidir. Bu çerçevede “ademi merkeziyetçi” bir yönetim anlayışı esas alınmalı ve bu esas temelinde yerel yönetimler güçlendirilmelidir. Üç Y’ye yani yasaklara; yolsuzluklara ve yoksulluğa son verilmelidir. Türkiye bu niteliğe sahip insanların da olduğu ve bu nevi kaynaklara sahip bir ülkedir.

Anayasa’da yazıldığı gibi, insan haklarına saygılı, laik, demokratik, sosyal, hukuk devletinin altı doldurulmalıdır. Bu çerçevede şeffaf ve hesap verebilir yönetim olmalıdır. Kamuda liyakat esas alınmalı, her kim olursa olsun devlette görev alanlarda yetki ile birlikte sorumluluk olmalı. Bu benim özlediğim demokrasi, bu bizim özlediğimiz hukuk devleti.

Alarm veren ekonomi

Şimdi de en önemli sorunlarımızdan olan ekonomi konusunu genel olarak ele almak istiyorum. Ardından son günlerde dolarda meydana gelen dalgalanma ve ekonomiye etkilerini irdeleyeceğim.

Son yıllarda ekonomi denince işsizlik ve yoksulluk akla geliyor. Gelir dağılımı geçtiğimiz yarım asrın nerdeyse en adaletsiz göstergelerini sergiliyor. En zengin %20 ile aşağıdaki en yoksul %20 arasındaki uçurum tamı tamına 11 kat olmuş. Yoksulluk, işsizlik ve gelir dağılımındaki adaletsizlik azalacağına her geçen gün daha da artıyor. Resmi rakamlara göre işsizlik %15 civarında, gayrı resmi rakamlarla bakıldığında oranın bunun iki katı olduğu görülüyor. Özellikle genç nüfusta, hele hele üniversite mezunları arasında işsizlik dayanılmaz boyutlara varmış durumda.

Ayrıca yapılan araştırmalar nüfusun yarıya yakınının yoksulluk sınırında, üçte birinin açlık sınırında yaşadığını gösteriyor. İşsizler, evsizler, geliri olmayan aileler, kırsal alanda toprağı tapanı olmayanlar açlık sınırı ile karşı karşıya. Yani insani olarak yaşamlarını idame edebilmek için günlük biyolojik ihtiyaçlarını bile karşılayabilecek bir gelire sahip değiller. Asgari ücretlilerin, memurların önemli bir kısmı, emeklilerin büyük bölümü, dışlanmış gruplar, ekonomi dışı faaliyetlerle geçinmeye çalışanlar ise açlık sınırında yaşıyorlar. Öte yandan son yıllarda iktidar yandaşı bir kesim haksız yere zenginleşti, semirdi bir çeşit türedi bir yeni zengin sınıfı oluştu. Bu çarpık ve adaletsiz gelir dağlımı sistemi içinde zengin daha zengin olurken fakir daha fakirleşti. Çünkü ülkenin önemli kaynakları satılarak, birilerine peşkeş çekilerek özelleştirildi. Üretime dönük yatırımlar durma noktasına geldi. Sabit sermaye yatırımları bu dönemde hemen hemen hiç yapılmadı. Buna karşın inşaat ve rantiye ekonomisi son yılların gözde sektörleri olarak öne çıktı. Beri yandan esnaf kan ağlıyor, gün geçtikçe kapanan kepenk sayısı da artıyor. Döviz almış başını gidiyor, enflasyon bir türlü indirilemiyor. %60-70’e varan bir enflasyon dayanılmaz bir pahalılık söz konusu. Benzin dünyanın en pahalı yakıtı haline geldi. Tarım sektöründe çalışan köylü mazot alamaz durumda.

Ne yapmalı?

Tabi bütün bunların ülkenin gerçek yönetim potansiyelini ortaya çıkarmasıyla yakın ilişkisi olduğunu da unutmamak gerekir. Şimdi seçimden sonra yeni bir yapılanma ve yeni bir şekillenme beklentisi var. O halde ne yapılmalı?

1. 3 B’ye geçilmeli: Bazen sembollerle konuşmak hafızada yer açmak için önemli. Örneğin Üç Y’ye -yasaklara, yolsuzluklara ve yoksulluğa- son verilmeli demiştim. Burda da Üç B’yi anmak yerinde olacak. Yani barışacağız, büyüyeceğiz ve adil bölüşeceğiz. Barış meselesi sadece siyasi bir mesele değil aynı zamanda ekonomiyi de derinden etkileyen bir meseledir. Çünkü büyümek için ekonomik istikrar; ekonomik istikrar için siyasi istikrar gerekli. Siyasi istikrarın da temel ön koşulu ve sigortası barış ve demokrasidir.

2. Büyüme zenginleşme ve adil bölüşüm için olmazsa olmaz koşuldur. Paylaşmak için üretmek gerekir, üretmek için de büyümek gerekir. Yoksulluk paylaşılmaz. %7 Büyüyen bir ekonomi hedefi güç dengelerinin doğuya kaydığı bu konjonktürde önemli ve gereklidir. Peki diyelim ki büyüdük, adil bölüşüm topluma nasıl yansıyacak? Özellikle dar gelirlilerin, geniş yoksul yığınların geçim derdi çektikleri biliniyor. Bizim geleneğimizdeki “komşusu aç yatan tok bizden değil” sözü bile birçok şeyi açıklıyor. Kimsesizlerin kimsesi olmak, sesi çıkmayanların sesi olmak önemli burada. O yüzden her aileye ev, her eve bir çalışan/maaşlı olmalı. Çalışanların açlık sınırından kurtulması için asgari ücret enflasyona göre yeniden ayarlanmalı…

3. Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar zor durumda. Toprak suya insanlar da toprağa hasret. Modern tarım yapılamıyor. Bir zaman canlı hayvan ihraç eden ülke yanlış politikalar yüzünden kırmızı et ithal eder hale geldi. Tahıl ambarı Türkiye mercimeği buğdayı ithal ediyor. Saman bile dışardan alınıyor. Bir kere girdiler mutlaka ucuzlamalı. Mazot üretici için sabitlenmeli. Modern tarım ve hayvancılık için ucuz ve kolay ulaşılabilir kredi başta olmak üzere bütün teknik donanımlar sağlanmalıdır. Tarıma dayalı sanayi öncelikli olmalı, Türkiye’nin tarım potansiyeli göz önüne alınarak bu coğrafya Avrupa’nın organik tarım ve hayvancılık merkezi haline getirilebilir.

4. Yaratılan katma değer tabana yansıtılmalı, Kişi Başına Milli Gelir (KBMG)15 bin Dolar seviyesine çıkarılmalıdır. Bunun için savurganlığa son verilmeli; enflasyon kademeli olarak önce %15’e, sonra %5’e indirilirken faiz %7’ye çekilmelidir. Endüstri 4.0’ın bütün gerekleri yerine getirilerek Türkiye bir lojistik üstü haline getirilmelidir.

5. Çağımızda enerji önemli, ama enerjinin nasıl elde edildiği de önemlidir. Artık esas olan çevre dostu, doğayı ve insanı merkeze alan sürdürülebilir kalkınma ise burada çevre ve doğayla uyumlu insana zarar vermeyen enerji önem kazanıyor. O nedenle temiz ve yenilenebilir yeşil enerjiye geçilerek, termik santraller sınırlandırılmalıdır.

6. Ve en önemlisi artık rantiye dönemi bitmeli; üretim ve adil paylaşımı esas alan bir ekonomi, markalaşma teşvik edilmelidir. Patent sayısı attırılmalı, teknoloji öne çıkarılmalıdır. Yıllardır bitirilemeyen GAP projesi artık tamamlanmalıdır.

7. Artık ülke “take off” -kalkış- aşamasına geçmeli. Tarım, Ticaret, Turizm ve Teknolojinin kalkınma sürecinde entegre bir biçimde ele alınması ve bunlara ilişkin yatırımların behemehâl yapılması gerekir. Bunlar artık sözde kalmamalı öz olarak mutlaka yapılmalıdır. Kentlerin eski dokusu yenilenerek, tarihi dokusu kullanılarak korunmaya alınmalı ve yeni kentsel gelişme alanları açılmalıdır.

Fren tutmayan Dolar bunalıma alarm çaldırıyor

Ekonominin bugünlerde başaktörü dolar. Son günlerde Türk Lirası dolar karşısında çok hızlı değer kaybediyor.  Neden TL adeta serbest düşüşe geçmiş gibi.. Ve neden Türkiye ekonomisinde ani duruş riski giderek artıyor. İnsanlar haklı olarak tedirgin.  Ekonomik krizden ekonomik bunalıma doğru gidiyoruz. Asıl soru şu: “Buraya nasıl gelindi?” Çünkü teşhis doğru yapılmazsa tedavi de doğru olmaz. Nasıl oldu da peş peşe birbirini izleyen süreçler ekonomiyi çökme noktasına getirdi. Bir çırpıda akla gelenlere bakalım: Tek adamlık hırsı; sosyal güvenlik devletinden, askeri harcamaları öne alan milli güvenlik Devletine geçilmesi; baskı ortamı ve hukuka olan güvensizlik; OHAL sivil darbesi, mevcut hükümetin bu gelişmelere seyirci kalması; üretimin savsaklanması, vatandaşı borca boğmaya dayanan popülist politikalar izlemesi. Bütün bunların sonucunda piyasalarda güven kaybı yaşandı. Sonuç: Dolar kuru ve faizler dizginlenemez hale geldi.

Buna karşın hükümet -çözüm bulacağına- ne diyor? Dış güçler, Türkiye kurulan tuzak, dış borç ödemeleri vs. Bir kere dolar kurunda gelinen bu nokta, hükümetin söylediği gibi yüksek borç geri ödemeleri nedeniyle yaşanan geçici bir durum değil. Bunun nedeni kendilerinin ülkeyi borç batağına sürüklemeleridir. İkincisi, sanayii, teknoloji ve üretim yerine ülkeyi borca batıran politikalardır. Üç, aldığı parayı betona yatıran yanlış ekonomi politikalardır. Dört, Türkiye’nin brüt dış borcunun 450 milyar doların, şirketlerin net döviz borcunun 222 milyar doların üzerine çıkmasıdır.

Şimdi bu taboluyu düzeltmek yerine işin kolayına kaçarak, ‘Türkiye’ye tuzak kuranlar’, ‘dış mihraklar’ sözleriyle durum idare edilemez artık. Bu sözlerin bir kıymetiharbiyesi kalmadı, artık deniz bitti. Diyorlar ki 25 Haziran’da düzelteceğiz. Peki şimdi niye düzeltmiyorsunuz? Topluma kastınız mı var. Yoksa bu bir oy şantajı mı? İktidar koltuğu bahane bulunacak yer değil, çözüm bulunacak yerdir. Çözüm üretemeyenler daima zulüm üretirler.

Sonuç

Sorun, dışa bağımlı olan ekonominin, yağma ve talan için bilinçli olarak çökmesi ve sonunda, kaynak sıkıntısının başlamış olmasıdır. Geniş kitleleri yoksullaştıran ama yönetici oligarşiyi zenginleştiren yağma ve talan ekonomisi son yıllarda belirgin hale gelmişti zaten. Bu da beş biçimde finanse edildi:

1) Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan yatırımlarla üretilmiş olan değerler satıldı.

 2) Kentsel rant için toprak yağması yapıldı.

3) İhale yasası 187 ayda 186 kez değiştirildi. İstenilen firmalara yatırımlar, istenilen koşullarla verildi.

4) Vergiler arttırıldı.

5) Borçlanıldı.

Bitmedi. Üçüncü havalimanı, üçüncü köprü gibi büyük yatırımlar, kaynak yetersizliğinden dolayı çok yüksek bedellerle ve hazine garantisi verilerek finanse edildi. Kanal İstanbul projesi -güya- başlatıldı.

Bu süreci sonunda, tarım sektörü geriledi, çiftçi yoksullaştı, Türkiye saman bile ithal eder hale geldi. Sanayi sektörü yüksek teknolojik katma değer üretimine yönelemedi, üretim ve verimlilik artışı sağlanamadı; ihracatın neredeyse yüzde 80’i ithalata dayalı hale geldi. Ekonomik hayat sadece inşaat sektörünün öncülüğüyle döndürülmeye çalışıldı. Sonunda, satılacak mal ve hizmet, alınacak vergi, kullanılacak kredinin sınırlarına ulaşıldı.

İşte bugünkü doların artışı, bu sınırlara ulaşılmasından dolayı, talan ve soygunun finansmanı için bulunacak kaynakların çok pahalılaşmasından kaynaklanmaktadır.

Bu krizin ilacı, ekonomik karar alma mekanizmalarını, ülkeyi talan eden ve artık tek kişiye indirgenmiş olan küçük bir oligarşik azınlığın elinden alıp demokratik olarak belirlenmiş bir “ortak aklın” denetime vermektir… Bunun yolu da demokratik kurum ve kuralların sadece temel hak ve özgürlükler ve eğitim alanında değil, ekonomi konusunda da devreye girmesidir. Ve iktidar değişimidir…