Ahmet Özer – Referanduma Giderken: Anayasa Değişikliği, Popülizm ve Çoğulculuk

Anayasa değişikliği

Anayasada, kozmetik bir müdahale ile paradigmatik bir değişim yapılıyor. Oysa bu süreç, toplumun tüm katmanları tarafından tartışılması ve sivil toplum tarafından hazmedilmesi gereken bir süreç. Bunun yerine, neden apar topar yangından mal kaçırır gibi yapılıyor bu düzenleme? Hangi ihtiyaca binaen yapılıyor; toplumsal sosyolojiyi kapsıyor mu; evrensel hukuka uygun mu? Hayır. Böyle olunca, yapılan iş Türkiye’nin ihtiyaçlarından ziyade kişiye özgü bir değişim olduğu izlenimi veriyor.

Şimdi toplum bu kadar gerilmişken; hergün sağda solda bombalar patlarken; açlık yoksulluk kol gezerken; dolar almış başını giderken; esnaf kan ağlar ve ekonomi çöküntü emareleri gösterirken; gelir dağılımındaki bozulma ve adaletsizlik had safhaya ulaşmışken; yüzlerce gazeteci, düşün ve bilim insanı içerdeyken; yüzlercesi görevlerinden uzaklaştırılmışken; dışardan ve içerden her gün şehitler gelirken; HDP’nın milletvekili, belediye başkanı ve parti yöneticilerinin çoğu hapse atılmışken; olağanüstü hal rejimi son sürat devam ederken;  AKP, MHP‘yi koltuğuna alıp bir değiştirme işlemine gidiyor, üstelik dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir çerçeve çizmeye çalışıyor.

Siyasetin gerçek işlevi

Oysa siyasetin görevi, sorunları çözmektir; mevcut sorunlara yenilerini eklemek değil.  Başarılı siyaset, a) pastayı büyütmek, b) bunun adil bölüşümünü sağlamak ve c) bunları huzur, güven ve barış ortamı içerisinde gerçekleştirmekle mükelleftir.. Mevcut yönetim ise eldeki sorunları çözmek yerine, çözülmesi gereken yeni bir sorun yaratıyor..

İçerde ve dışarıda yaptıklarıyla nerdeyse bütün dünyayı karşısına almış durumda. Temel hak ve özgürlükleri savunan ve bu konuda iktidarı uyaran AB’ye karşı çıkıyor.  Demokrasi ile bir alakası olmayan Şanghay birliği Örgütü’ne meylederek Nato’ya aba altında sopa gösteriyor. Suriye’de PYD ile hareket eden ABD’ye karşı, Esad’a karşı, Esad’ı destekleyen Çin’e karş, Ortadoğu’da Müslüman Kardeşler’e karşı olan İran’a karşı, ona karşı buna karşı.. Peki neden yana? Dünyanın hiçbir yönetim sistemi modelinde bulunmayan yeni bir “Türk Tipi Başkanlık”tan yana.

Popülizm ve çoğulculuk

Popülizmin iki önemli  öğesi  var: Biri, müesses nizamdan nefret etmek, diğeri de kendi adına değil halk adına konuşmaktır. Popülist, kendini altakilerin öncüsü gibi sunarak bu kesimleri arkasına alıp kendine yol açar. Bu arada yıkıcı, tahrip edici bir güce ulaşır. Belli bir güce ulaştıktan sonra kimseyi tanımaz, tahrip edici olmaya başlar. Yıkma işine de, önce denetleme özelliği olan kurumlardan başlar. Demokrasi nasıl toplumdaki farklılıkların temsiline ve bu farklılıkların kendi farklılıklarını koruyarak bir arada yaşamasına dayanan çoğulcu bir rejim ise, kişiye dayanan rejimler de farklılıkları teke indirgemenin kendi yönetimi için daha kolay olacağını düşünerek buna yönelir.

Oysa çoğulculuğun yönetimdeki görünümü, farklı kurumlar ve kurumlaşmalar olarak ortaya çıkar. Kişi yönetimine dayananın yönetimi ise monist(tekçi)dir. Tek kişi düzeni ve işleyişi, çoğulculuğun ruhuna uygun olarak oluşturulmuş kurumları da kendine engel görür ve onları ya ortadan kaldırır ya da işlevsiz hale getirir; tahrip ederek işlevsiz kıldığı kurumların tüm işlevlerini kendinde toplar.  Örneğin yasama kurumu olan meclisi devre dışı bırakır ve onu işlevsiz kılarak ülkeyi Kanun Hükmündeki Kararnamelerle yönetmeye çalışır. Bunun yanısıra yürütmeye el atar, kendi buyruklarını onlar üstünden yürürlüğe sokar. Yargı organlarının tarafsızlığını ve bağımsızlığını ortadan kaldırarak kendine göre dizayn eder; mahkemeleri kullanarak istediği kişileri tutuklatır ve istemediği kurumları kapatır. Sendikalarla, derneklerle, STK’larla istediği gibi oynar. Eğitimi istediği gibi düzenler. Hatta özerk olduğu ileri sürülen üniversiteleri bile istediği gibi yönetir. Bu liste her alanda böyle uzayıp gider.

Yeni değişiklik ve söylem

Yaşananlara bakalım: Başbakan, başbakanlıktan istifa etmeden cumhurbaşkanlığı seçimine girmişti; şimdi de cumhurbaşkanlığından ayrılmadan partili başkanlık seçimine giriyor. Ülkede OHAL sürerken, gazeteciler ve politikacılar hapisteyken oluyor bütün bunlar. Toplumun çatısı, şemsiyesi olacak bir değişikliğe OHAL koşullarında gidiliyor. Toplum sinmiş, suskunluk sarmalı hakim ve insanlar korkudan tercih çarptırmasına gidiyor, kimseden sonuç alıcı bir ses çıkmıyor.

Savunma ne? “Tek adam olacak, Türkiye uçacak” deniliyor. Sormak lazım: Zaten 14 yıldır Türkiye tek adamla yönetiliyordu, şimdiye kadar neden uçmadı? Şimdi bu değişiklik geçerse nasıl uçacak?  Bilmek vatandaşın hakkı değil mi? Bir başbakan yardımcısı “Evet çıkarsa terör bitecek” diyor. Peki o kudret ve irade varsa şimdi neden bitirilmiyor? O zaman ne olacak da bitecek? Bunun cevabı verilmezse o zaman bu söylem bir çeşit şantaj olarak algılanmaz mı?

Bir de, bir “ihanet” söylemidir gidyor.  İhaneti “evet” ya da “hayır”a indirgemek son derece yanlış bir tutumdur, demokrasinin ruhuna aykırıdır.  İhanet kelimesi o kadar ucuz kullanılıyor ki, gerçeği ile ayırım noktası ortadan kalkıyor. “Evet” savunucuları rakip kötüleme politikası uyguluyor; oysa bunun yerine ne sevunduklarını, bu değişikliğin topluma ne kazandıracağını söylemeliler. Söylemeliler ki, biz de bilelim, anlayalım. “Hayır” diyenler kuşkusuz AKP’nin mevcut düzenini de savunuyor değiller. O nedenle mevcut düzen savunuculuğu üzerinden  bir “hayır” savunusu yapılmamalı, bu değişikliğin gerçek alternatifi de toplumun önüne koyulmalıdır..

Ekonomik istikrar mı? Ne yapılmalı?

Bir de istikrar vurgusu yapılıyor. Zaten 14 yıllık tek parti iktidarı siyasi istikrar değil de nedir? Buna rağmen ekonomide işler iyi gitmiyor; dolar 4 liraya dayandı; reel sektör döviz açığı büyüyor. 2009’da 67 milyar dolarken 2015’te 250 milyar dolara yükselmiş bu açık.  Toplumun tüketici banka kredisi de öyle: 250 milyarı bulmuş; devlet artı özel sektör dış borç toplamı 416,7 milyar dolar. İhracatta düşüş var, türizm gelirlerinde de. Kepenk kapatan esnaf sayısı her geçen gün artıyor. Sabit sermaye yatırımları  azaldı ve işsizlik -resmi rakamlarla- %12. Bu tablo sürdürülebilir değil.

Evet, bu sistem sürdürülebilir değil. Sistem tıkanmış, siyaset kirlenmiş ve iktidar kaydırma teşebbüsleri var. Yapılması gereken rejimi değiştirmek değil, sistemi yenilemek. Bu da demokratik standartları yükseltmekle olur. Sorunun bir parçası haline gelen siyasetin önünü açmak, onu temiz hale getirerek, temiz topluma ve oradan temiz siyasete ulaşmakla olur. Toplumun başına derde deva olmayacak yeni sorunlar açmak yerine Türkiye’nin birikmiş sorunlarını çözmeye çalışmaktır çıkış yolu.  Tek adam hakimiyeti yerine gerçek bir demokrasidir çözüm. Ve anayasıyı rutuşlarla değiştirmek yerine Türkiye’nin ihtiyaçlarına, sosyolojisine uygun  yepyeni demokratik, özgürlükçü bir anayasa yapmaktır asıl mesele.

Üç önemli sorun

Mevcut değişiklik, bir çok sorunun yanında, üzerinde kuvvetle durulması gereken üç önemli sorun barındırıyor. Bir kere bu değişiklik, kuvvetler ayrılığını ve meclis denetimini ortadan kaldırıyor. Ülkenin birlik ve beraberliğini temsil etmesi gereken kişi olan Cumhurbaşkanı, partili olmanın da ötesinde bir partinin genel başkanı oluyor. Bu, kabul edilemez bir durumdur. Hiç sorumluluk almadan yüksek yetkilerle yürütmeyi eline geçiriyor. Ayrıca tek başına HSYK ve AYM (12) üyelerini seçiyor; yanı yargıyı belirliyor. Hükümeti güvenoyu şartı olmaksızın kuruyor ve gensoru önergesi olmaksızın sürdürüyor. Yani meclis denetimi yok. Tek başanına istediği gibi kararname çıkarıyor, yani yasama organın yetkilerini tek başına kullanıyor. Tek başına OHAL ilan etme yetkisine sahip, hata bu ortamada temel hak ve özgürlükleri kısıtlama yetkisini de elinde bulunduruyor.. O zaman yasama meclisi göstermelik hale gelmiş olmuyor mu? Üstelik seçimlerin aynı anda yapılması ile kötü gidişatı değiştirme yönünde halk iradesinin önüne de geçilmiş oluyor.

İkinci önemli sorun da demokraside olmazsa olmaz olan denetim meselesidir. Adeta yapanın yanına kar kalacak bir mevzuata evriliyoruz. Çünkü yetki var ama sorumluluk yok ve hukuk denetimi sorunlu. Kim olursa olsun, eğer bir kişiye yetki verip sorumluluk yüklemiyorsanız o kişiyi ister istemez kral yapmış olursunuz. “Meclis soruşturma yapabilecek” deniyor. Nasıl yapacak? 301 imza ile soruşturma isteyebilecek; 360 ile soruşturma yapacak;  400 sayısı ile de yüce divana gönderecek. Zaten cumhurbaşkanı seçilen kişinin partisi de çoğunluğu elde edecek; o halde bu 400 sayısına nasıl ulaşılacak? Üstelik de bu milletvekillerini parti başkanı olarak bizzat kendisi seçmişken. Varsayalım ulaşıldı; kim yargılayacak cumhurbaşkanını? Anayasa mahkemesinin 15 üyesinin 12’sini zaten kendisi atıyor. Kendisinin atadığı yargıç, o cumhurbaşkanını nasıl adil yargılayacak?

Başka bir sorun da, fesih ve atama yetkisinin sınırsız olması. Meclisi tek kişi feshedebiliyor, meclis ise ancak 360 ile feshedebiliyor. Kararnamelerle bakanlık kurup, kaldırabiliyor. Bütçeyi yapıyor, istediği gibi kullanabiliyor. Üst düzey görevlileri atayıp, görevden atabiliyor. Fren, denge ve denetleme sitemi yok. Bütün yetkiler tek elde toplanıyor. Bunlar başkanlık sisteminde olmayan yatkiler. Dolayısyla bu sitem aslında parlementer sitem olmadığı gibi başkanlık da değil. Melez, tek adam yönetimi.

Bir filozof, “en kötü zamanlar kötü yönetici ile yanlış karar veren halkın üst üste geldiği zamanlardır” diyor. Örneğin Nazi dönemi Almanya’sında Hitler’i destekleyen, onu sürekli yücelten halk da yönetenler kadar suçlu değil miydi?  Ayrıca AKP, bu değişikliği kendileri için ve yüzde yüz kazanacaklarından emin bir şekildeymiş gibi yapıyor. Sormak lazım vicdan sahibi vekillere; “Eğer CHP’li biri seçilseydi, AKP’liler bu tasarıya gene evet der miydi?” Üstelik de bu, yeni bir anayasa yapımı değil, defalarca yapılan kısmi bir değiştirme işlemi.  Oysa Türkiye’nin ihtiyacı olan, rötuşlarla değişiklik değil. Türkiye’nin ihtiyacı olan, yepyeni  özgürlükçü bir anayasadır.

Yeni ve özgürlükçü bir anayasa neden yapılmıyor?

Hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, demokratik standartların yükseltilmesi, vatandaşı devlet karşısında koruyan bir anlayış bu tasarıda neden yer almıyor?  Türkiye’nin tek ihtiyacı tek bir kurumu düzenleyen yasa mı?  Sadece bir kuruma ve bir kişiye endekslenilmiş durumda; bir kurumla ilgili, cumhurbaşkanlığı ile ilgili bir yeni düzenleme ve değişiklik yapılıyor; neden? Bu bizi nereye götürür? Bütün bunlara kulak tıkanarak Türkiye bir kamplaşmanın kıskacına sürükleniyor. Sanırım MHP seçmeninin önemli bir kısmı ile bir kısım AKP seçmeni de bu değişikliği tam sindirmiş değil. Önemli de bir kararsız kitlesi var. Hedef kitle bunlar olmalı.

Sonuca gitmenin yolu

İyi bir çalışma ile sonuç alıcı strateji nasıl olabilir?  Bir kere, herşeyden önce ortam önemli. OHAL var ve korku hakim.  Korku iklimi mutlaka dağıtılmalıdır. İkinci olarak, mesaj önemli. İletilecek mesajın içeriği net förmüle edilmeli. Üçüncü olarak, mesajı iletecek kişi(ler) de çok önemli. Unutulmamalıdır; söz vardır altındır ama toplumda saygınlığı, itibarı olmayan birilerinin ağzında bakıra dönüşür; etkili olmadığı gibi ters teper. Kullanılacak araçlar, yani uygulama önemli. Araçlar iyi seçilmeli. Sadece mitinglerle yitinilmemeli. Ev ev sokak sokak dolaşmanın yanısıra, paneller, konferanslar, bilinçlendirme toplantıları, çalıştaylar düzenlenmeli.  Sonuç itibariyle bu, bir parti meselesi değil, ülke meselesi. Gelecekte çocuklarımızın nasıl bir ülkede yaşayacaklarının şimdiden kararının verilmesi mesesesi. Onlara gururla hataırlayacakları bir miras bırakmanın tam zamanı.

*Prof. Dr. Ahmet ÖZER
Toros Üniversitesi
ahmet.ozer@toros.edu.tr

Bir Cevap Yazın