Ahmet Özer – İnsan Türü Nereye Doğru Gidiyor?

İnsanoğlu geçmişten günümüze  iki büyük mücadele içinde olalgelmiştir:  Bunlar, kendisiyle ve doğayla giriştiği mücadelelerdir. Bu iki mücadelenin tarihsel süreçte üç önemli nedeni vardır: Kıtlığın yol açtığı açlığı yenmek; salgınların yol açtığı kitlesel ölümleri önlemek ve savaşların yol açtığı kıyımların üstesinden gelmek.. Çünkü, insanoğlu kıtlıktan, hastalıklardan ve savaşlardan çok çekti. Bugün geldiğimiz noktada bunları aşmış görünüyor.

Sözgelimi eskiden açlıktan kitleler şeklinde ölümler olurken, şimdilerde çok yemekten ölenlerin sayısı açlıktan ölenlerin sayısından fazla olmaya başladı.

İnsanoğlunun baş belaları, açlık ve hastalık artık eskisi gibi değil

Dünyamızın birçok bölgesinde hala açlık ve yoksulluk var, ama bu daha ziyade siyasi sebeplerle yaşanan açlık. Çağın getirdiği teknolojideki gelişmeleri ve tarımsal üretimi göz önüne alırsak; kıtlığın doğal olarak siyasi olduğunu söyleyebiliriz.

Salgın hastalıklar da öyle. İnsanlar eski çağlarda olduğu gibi artık vebadan, çiçekten veya tifodan kitleler halinde ölmüyorlar. Tıp çok ilerledi. Bazı araştırma laboratuvarlarında damarlarımızda dolaşarak her türlü virüsü tespit edip yok etmeye çalışan  “nano robotlar” geliştirilmiş durumda.

Büyük kıyıcı: savaş

Eskiden ok ve kılıçla yapılan savaşlar sonra ordularla cephe savaşlarına dönüştü. Üstünlük aynı zamanda sayı üstünlüğü ile de yakından ilgiliydi. II. Dünya Savaşı ile tank, top, uçak devreye girdi; kıyımlar devam etti. Şimdilerde insansız hava araçları, güdümlü füzeler, savaşkan robotlar devri orduları küçülterek profesyonelleştirdi. Savaşlar sürüyor, ama ölüm oranları eskiye oranla düştü. Örneğin, 2012 yılında tüm dünyada ölen 56 milyon insanın sadece 620 bini şiddet/savaş yüzünden hayatını kaybetti ki, bunların da 120 bini savaşlarda, 500 bini ise bireysel suçlarla öldürüldü. Tarım imparatorlukları döneminde daha çok toprak için savaşılırdı. Kapitalist dönemde ise daha çok hammadde ve pazar için savaş yapılıyor. Günümüzde ise toprak ve hammaddeden ziyade bilgi önemli.

Çünkü bilgi temel iktisadi zenginlik kaynağı. O yüzden dünyanın gelişmiş bölgelerinde toprak ve hammadde savaşları yok. Bu nevi savaşlar daha çok hammadde ekonomisiyle yaşayan Ortadoğu ve Orta Afrika gibi belli bölgelerle sınırlı. Gelişmiş ülkelerde ise gizli servisler ve onları destekleyen şirketler veya devletler tarafından bilgi ve teknoloji savaşları yürütülüyor.

Sonuç olarak barış, artık zenginliğin kaynağı. Eski nesiller barışı savaşın geçici yokluğu olarak değerlendirirken yeni kuşaklar savaşın mantıksızlığı üzerinde duruyorlar. Eskiden keşfedilen bir silah,  bir sebep yaratılarak sonunda mutlaka denenmeye çalışılırdı. Eğer patlamasa, o taktirde, bir savaş yaratılarak mutlaka patlatılırdı. Oysa Soğuk Savaş döneminde sahneye çıkan pek çok yeni silah -nükleer olanlar da dahil;  belki de dehşet dengesinden ya da insanoğlunun akıllanmış olmasından dolayı- kullanılmadı. Fakat bu, çağımızın yeni belalarına, asimetrik savaşlara; korku yaratarak, kitlelerin hayal gücünü ele geçirip isteklerini kabul ettirmeye çalışan terörizme açık olmadığımız anlamına gelmiyor.

Tatmin olmayan hırs; açgözlülük

Sonuç itibariyle geldiğimiz noktada soru şu: İnsanoğlu kıtlığın, salgınların ve savaşların üstesinden geldiğine göre şimdi neyle uğraşacak? Sanırım 21. yüzyılın gündemi gezegeni bir bütün olarak kendi şerrinden korumak olacak. Yanısıra hırsı, “madem kıtlığı ve ondan gelen ölümü yendim, o zaman nasıl ölümsüz olabilirim?”, sorusunun cevabı peşinden koşturtuyor. İnsanoğlu, kanaat etmek yerine her zaman daha fazlasını arzuluyor. O yüzden madem açlık ve kıtlığın üstesinden geldik, artık yaşlanmanın hatta ölümün üstesinden de gelebiliriz diyor.

Açgözlülüğün götüreceği yer

Daha da beteri, “madem ki  insanları  hayatta kalma mücadelelerinde yukarılara taşıdık, o zaman daha yukarıya gözümüzü dikebiliriz” demesidir.. Şimdi artık insanları “Tanrı” mertebesine yükseltmek için konuşabilir, Homo Sapiens’i, Homo Deus’a dönüştürebiliriz diyor, doyumsuz insanoğlu.

Ne yazık ki, başarı hırsı, açgözlülüğü beraberinde getiriyor. Elde ettiğiyle yetinmek  yerine, kendini tüketecek bir koşuya kaptırmış gibi. Yeni hedefi, ölümsüzlük  ve  tanrısallık! Bu da, giderek onu, yarattığı teknolojinin kölesi haline getirme tehlikesi taşıyor. Köle ile efendi yer değiştirebilir. Yarattığı teknolojiyi ölümsüzlüğe kavuşturup, Tanrı mertebesine oturttuğunda, onu yaratanları  kendine kul yapabilir. Diğer bir deyişle, kendine ve doğaya karşı başlattığı mücadele kendini ve doğayı tüketiyor. Çözüm  bir “U dönüşü” olabilir; insana ve doğaya dönmek, kendisiyle ve doğayla yeniden barışmak için.

Ölümsüzlük mümkün mü?

            Ölüm tarih boyunca hep gizemli bir konu olmuştur. Madem doğduk neden ölüyoruz, maden öleceğiz o halde neden doğduk? Bu sorulara hala tatminkar bir cevap yoktur. Çünkü, ölüm yaşama dahil değil. Nasıl olduğunu bilmediğimiz bir sürece, yeni bir evreye geçiş anlamına geliyor. Sırrını çözemediği gibi, insanoğlu tarih boyunca en çok ölüm karşısında çaresiz kalmıştır. Değiştirmeye, yenmeye çalışsa da henüz değiştiremediği tek gerçek de odur. Geleneksel olarak insan eceli geldiği için ölür. Oysa günümüzde tıp artık buna teknik bir aksaklığın neden olduğunu söylüyor. Yeterince kan gitmediği için kalbimiz durur veya yoldaki bir hapşırmadan akciğerlerimize mikroplar yerleşir veya kanserli hücreler bağışıklık sistemimizi çökertir ve ölürüz. Peki eğer teknik aksaklıktan dolayı ölüm meydana geliyorsa o zaman bu aksamalar ortadan kaldırılamaz mı?

Google, 2012’de Kurzweill isminde bir bilim adamı öncülüğünde “ölümü çözmeyi” hedefleyen bir şirket kurmuş bile. Kimi uzmanlar 2200 yılında, kimileri 2100 yılında insanların ölümü yeneceğine inanıyor. Google’ın yöneticileri Kurzweill ve Aurbrey de Grey ise, çok değil 2050 yılında herkesin on yılda bir bedenini yenileyerek yaşamını uzatabileceğini; ölen dokularını yenileyip el, göz ve beyinlerini iyileştirecek klinikler kuracağını müjdeliyor. Bu olabilir mi?

Bir düşünelim: 20. yüzyıl ortalarında ortalama yaşam 40-50 yıl idi; 21. yüzyıl başında bu rakamlar ikiye katlandı. Bir müddet sonra tıptaki gelişmeler sayesinde bu daha da yukarı çıkacaktır. Yani yarım asır sonra doğacak insanlar ömürlerini belki de 150 yıl ve üstüne taşıyabilirler.

Diyelim ki öyle oldu. Bu arada başka sorunlar baş göstermeyecek mi? Kısa ömrün can sıkıcılığı yerine uzun ömrün başa çıkılması zor sıkıntılarıyla başbaşa kalacak insanoğlu. Bir evlilik 100 yıl, 150 yıl sürebilir mi? Siyasiler 100 yıl işbaşında kaldıklarında çağı yakalayabilir mi? Bunlar henüz büyük kalabalıklar için ulaşılabilir ve inanılabilir görünmese de gelecekte cevap bulması gereken sorulardır.

İnsanın en temel duygusu korkudur. Bu korkunun en başında gelen ise ölüm korkusudur. İnsanoğlu ancak ve ancak ölümü yenerek bu korkudan kurtulabilir. Şimdilik yenecek gibi olmazsa bile, bu yolda yürümek hem cazip hem de kapitalistler için büyük ve karlı bir pazar alanı. İnsanoğlu gerçekten ölümden kurtulabileceğine inanırsa, yaşama arzusu, ideolojilerin ve dinlerin  yükünden kurtularak karşısına çıkanı önüne katarak bir çığ gibi büyüyecektir..

O takdirde, bu güne kadar yaşadığımız çatışmalar ve sorunlar bizi bekleyen savaşların                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                   ancak birer habercisi olabilirler.  Sonsuza kadar genç kalma mücadelesinin (ya da savaşının) yanında küçük kalan savaşlar.

            Mutluluğa giden yol

            İnsanoğlunun ikinci büyük arayışı mutluluğa giden yolu bulmaktır. Tarih boyunca yaşamın anlamı mutlu olmak şeklinde formule edilmiştir. Peki ama bu mutluluk nasıl yakalanabilir? Bireysel mi, yoksa toplumsal mı? Antik Yunan düşünürü Epikür,  mutluluğa bireysel olarak ulaşılabileceğini salık verirken, İngiliz düşünür Jeremy Bentham en yüce değerin  “çoğunluk mutluluğu” olduğunu söyler. Mutlu olmak için özgür olmak da gerekir. Bu durumda, herkes özgür olmayıncaya kadar kimse tek başına özgür değildir. İster biri, ister diğeri olsun mutluluğa ulaşmak için siyasiler barışı sağlamalı, girişimciler refahı arttırmalı, bilimciler ise insanlık daha mutlu olsun diye  doğayı daha derin ve ona zarar vermeden araştırmalıdır..

Ne ki devletler sağlığa, ekonomiye, eğitime yatırımı bireylerin mutluluğundan ziyade uluslarının gücü için yapıyorlar. Bu, bir yandan sürüp giderken, öte yandan insanların devlet için değil devletlerin insan için olduğu fikri 20. yüzyılın ortalarından itibaren hızla yayıldı. Devletin devasa gücünü sınırlayıp vatandaşın mutluluğa giden yolun özgürlük  sınırlarını genişletmek gerekiyordu. Oysa devletler ve siyasetçiler sözde insanların mutluluğuna vurgu yapsa da özde devletin daha güçlü olması için çalışırlar.

Nitekim bunca gelişmeye rağmen, bugün bizim 30 bin yıl  önce mağarada el izi bulunan mağara adamından daha mutlu olduğumuzu kim iddia edebilir? Eğer durum buysa o zaman bu 30 bin yıldır insanoğlunun bu kadar koşturması ve gelişme sağlamsı ne işe yaradı?

Şunu söyleyebilirz, mutluluğun bir psikolojik bir de biyolojik ayağı var. Gelişmeler arttıkça psikolojik olarak bizi mutlu etmeyi hayal ettiğimiz şey de balon gibi şişiyor. İçi boş bir balon düşünün. O yüzden her zaman refah ve teknoloji artışı mutluluk demek olmuyor.

            Biyolojik olarak mutluluğumuz, sosyo politik ve sosyo ekonomik kanallardan ziyade “biyokimyamızla” belirleniyor: Haz ve acı. Yaptığımız, düşündüğümüz ve söylediğimiz her şeyi haz ve acı belirler. Biyokimyasal sistemimiz üreme ve hayatta kalmaya kodlanmış.  Dolayısıyla sağ kalma ve üremeye yardımcı olan davranışlarımızı haz veren duygularla ödüllendiririz. Ama bu da bir süre sonra söner. O zaman yeniden arzu ederiz. Bu hiç bitmeden böyle sürüp gider. Nereye kadar gidecek bu?

Belki kilitlendiğimiz hedeflerden ziyade yolun kendisine konsantre olmalıyız. Bir anlık hedeften ziyade uzunca yol daha iyi olabilir bizim için. Çünkü sürekli mutluluk diye bir şey yoktur. Bunun olması için belki de biyokimyamızı değiştirmek gerekecek.

İnsanoğlunun üçüncü hedefi olan tanrısallığa ulaşma işine gelince… Bu mertebeye yükselmek üç şekilde olabilir. Biyo mühendislik, siborg mühendisliği ve organik olmayan     varlıkların mühendisliği.

Doğal seçim, 4 milyar yıldır amiblere, sürüngenlere, oradan memelilere ve kesici aletler yapmanın ötesine geçmeyen Homo Erectus’a, oradan da uzay gemisi ve bilgisayarlar yapan Homo Sapiens’e  dönüşmesine yol açan  değişimler olageliyor. Hal böyleyken bizim türümüzün son tür olduğunu ve geldiğimiz durağın son durak olduğunu düşünmemiz için ortada hiçbir sebep yok. Siborg mühendisliği, organik bedeni organik olmayan eller, kalpler, yapay zekalarla değiştirmeye başladı bile. Siborg bir doktor, Stockholm’daki evini hiç terketmeden Tokyo’daki ya da Şikago’daki acil bir ameliyata girebilecek.

Yapay zeka yabancı gezegenlerde koloni kurmakta hiç zorlanmayacak. İnorganik mühendislik sayesinde zihnimiz yeniden yapılandırıldığında türümüz ortadan kalkacak, insan tarihi nihayet sona erecek ve bizim gibi insanların kavramadığı yepyeni bir süreç başlayacak. 21. yüzyılın üçüncü büyük projesi insanoğlununa öyle bir yok etme ve yaratma gücü verecek ki, sonunda insanoğlu başka bir türe dönüşecek. Böylece insan türü “Tanrı mertebesine” ulaşmada büyük yol katetmiş olacak.

İnsanoğlu Tanrıların sahip olduğu süper güçler peşinde. İnsanlar sağlık, mutluluk ve  gücün peşinde koşarken mevcut özelliklerini bir bir değiştirecekler; ta ki bir gün artık insan olmadıkları güne dek.

Liberalizm bireye neden önem veriyordu. Birey bir insan olarak değerli bir varlık olduğu için mi? Hayır. Liberalizm bireye askeri ve ekonomik değerinden dolayı önem veriyordu. Askeri olarak ona yeni pazar alanları bulurken ordu olarak da kullanıyordu.   Ekonomik olarak da birey, alış-veriş yapmak suretiyle arz ve talep yarattığı için değerliydi, alış-veriş yaparken vergi verdiği için. Hatta daha fazla kazanıp daha fazla vergi verdiği gerekçesiyle zenginler daha makbul vatandaş sayılıyor. Nitekim çok üretip çok tükettiği için de zenginlik kutsanmıştır bu düzende. Bütün bu sebeplerle insan liberalizm için değerlidir.

Şimdi hem askeri hem de ekonomik olarak insana duyulan ihtiyaç giderek azalıyor. İnsan gene değerli görülecek mi? Hiç sanmam. İnsanlar ekonomik ve askeri değerlerini yitirdikçe ekonomik ve siyasi sistem insanlara bu kadar değer vermeyi bırakacak. Çünkü artık cephe savaşları yok. Asker yerine makineler, insansız hava araçları, güdümlü füzeler kullanılmaya başlandı. Bunun için, ordular yerine silahları etkili kullanan bir miktar  profesyonel yetecek. Güç için savaşan ordulara ihtiyaç kalmayınca orduya alınacak insanlara da ihtiyaç kalmayacak.

İhtiyaç sistem için en değerli şey sayılır. Oysa biz insanın kendisinin kendi başına bir değer olduğunu söylerdik. Halbuki şimdi insanın değeri ona duyulan ihtiyaçla ölçülüyor, Artık söz gelimi otomobiller, otomatlarca sürülecek. Şoförlere ihtiyaç olmayacak. Önemli olan müşteriyi A yerinden B yerine güven içinde taşımaksa bu, algoritmalarla güçlendirilmiş yapay zeka tarafından kullanılan otomatlarca yapılacak. Doktorun işini robot, avukatın dosyalarını bilgisayar okuyacak, savcılar için kartları makineler arayıp bulacak. Böylece, bir çok meslek gereksiz hale gelecek; bir çok insan işsiz kalacak. Ekonomide eskisi gibi insana ihtiyaç kalmayınca sistem insana eski değeri vermekten vazgeçecek.

Belki tüketici olarak kitlelere duyulan ihtiyaç henüz bitmedi. O nedenle sistem kitlesel olarak insanlara kısmen değer vermeye devam ederken, birey önemsizleşecek. Fukuyama Sovyetlerin dağılmasıyla liberalizmin ebedi zaferini ilan etmişti. Ama bırakın ebedi olmayı, bu zafer pek uzun sürmeyecek gibi. Ayaklar çökünce kendisi de çökecek doğal olarak. Peki yerine ne gelecek? İşte bu noktada Marx’tan beri büyük eksikliği yaşanan yeni bir büyük anlatıya, yeni bir modele, bir “kosmogenia”ya ihtiyaç var.

*Ahmet ÖZER
Sosyoloji, Prof. Dr. 
ahmet.ozer@toros.edu.tr 

Bir Cevap Yazın