Ahmet Gire – Kamusal Eğitim, Din Sermayesi ve Devlet

Michel Foucault yıllar önce iktidar, bilgi ve hakikat arasındaki ilişkiyi serimlemişti. Bilgi, insanlar arasındaki güç ilişkilerinde stratejik bir unsurdur. Örneğin, homoseksüelliğin bir hastalık olduğu ‘bilgisi’ ancak heteroseksüel matrisin yarattığı iktidar ilişkisiyle beraber okunabilir. Kaldı ki uzunca yıllar tıp bilimi homoseksüelliği patolojik vaka olarak kodladı, bugünlerde cinsellik üzerine girilen mücadelenin doğrudan sonuçlarından biri, tıbbın uzun yıllar savunduğu ‘bilginin’ saçmalık olduğunun ifşası oldu. Yani bilgi ve hakikat olarak kanıksanan, üzerine düşünülmeyen birçok şeyin arkasında güç, iktidar veya tahakküm ilişkisi vardır.

Kavramlarla konuşulduğu zaman bu stratejik ortaklığın gündelik hayatla bağı tam olarak anlaşılamıyor. Ancak bilgi, iktidar ve hakikat ilişkisinin etki ettiği ilk unsur insanın kendiyle kurduğu ilişkidir. Birçok insanın hayatının önemli bir bölümünü kapsayan eğitim sistemi, yayılacak bilgilerin unutulması gerekenlerden ayrıldığı bir filtre işlevi görür. Davranış kalıpları ve bilgi bombardımanıyla akıp giden eğitim süreci kişiye belirli bir doğru-yanlış matrisi dayatır. Kişinin bedeniyle kurduğu ilişkiyi –beden eğitimi dersi gibi- veya aynı kişinin toplumla kuracağı ilişkiyi –örneğin geçmişte verilen hayat bilgisi dersi- belirlemeye yönelik birçok davranış kalıbı erken yaşta insanlara dayatılmaya başlanır. Ancak, bunun mutlak bir belirlenim olmadığının altını çizmek gerek. Ama özellikle kamusal eğitimle devlet kaynaklarının belirli davranış kalıplarını ve ‘bilgi’leri yaygınlaştırdığı ve bu yaygınlaştırılanların toplumsal güç ilişkilerinde belirli işlevleri yerine getirdiğini de unutmamak gerekir. Örneğin, Yasin Durak’ın Emeğin Tevekkülü çalışması İslam dini dolayımıyla yaratılan cemaat ilişkilerinin sınıf ilişkilerinde nasıl sermaye lehine işlediğini göstermişti. Kamusal eğitimle yaygınlaştırılan dindaşlık duygusunun, sermaye lehine işleyen cemaat ilişkilerini de yaygınlaştırdığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Din eğitimi öncelik kazandı

AKP öncesinde de Türkiye’de kamu okullarında din eğitimi verilmekteydi. Ancak bu eğitim, okulun asli unsurlarından biri olarak görülmüyordu. AKP iktidarıyla beraber eğitim sistemi neredeyse her yıl değişti ve kamusal eğitimde Sünni İslam’ın yeri her değişiklikle biraz daha arttı. Altını çizmek gerekir ki değişimden kastedilen, kamusal eğitimde yaşanan değişimdir. Bu değişimle beraber özel okullar sadece eğitim hizmeti pazarlamadılar; fiyatlarına değişen kamusal eğitimin niteliksizliğinden kaçınma arzusunun bedelini de eklediler. Devletin kamusal eğitimde yaptığı sürekli reform –AKP iktidarı boyunca eğitim bakanlığı yapmış herkes eğitimde reformun gerekli olduğunu söyledi- tek bir konuda tutarlıydı: Kamusal eğitimin dini davranış kalıplarının öğretilmesi. 2010’da başlayan Değerler Eğitimi uygulamaları buna örnek olarak gösterilebilir. 2010 yılında yayımlanan broşürde ebeveynlerin dini kurallara uygun biçimde çocuklarını evlendirmesi bir değer olarak sunulmuştu. Peygamber sevgisi, inancın toplumdaki yeri gibi dini meseleler herkesin ortaklaşması gereken değerlermiş gibi sunulur oldu. Aslında olan şey, kişilerin kendi ile kurdukları ilişkiyi öncelikle din üzerinden kurmalarının gerektiği ‘hakikat’inin dayatılmasıydı.

Böylece eğitim denilince akla din eğitimi, devlet okulları denildiğinde de akla imam hatip okulları gelir oldu. Bu ‘gelir olma’ durumu, şu anda Türkiye’deki güç ilişkilerinin stabilleşmemiş olmasından dolayı hala olağanlık kazanmadı. Bourdieu’nun da belirttiği gibi, olağanlık kazanan, normal kabul edilen birçok şeyin tarihi çatışmalarla doludur ve ancak bu çatışmalar sonrası kazanılan mutlak zaferler bu kurumları, tavırları normalleştirir. Bu yazının öncelikli kaygısı, kamusal eğitimin zorunlu dini eğitim haline gelmesinin normalleştirilmemesidir. Bunun için, yazının işlevi devletin insanları dini eğitim hususunda nasıl zorladığının ve teşvik ettiğinin örneklerini kayıt altına almaktır.

Kayıt altına alırken eğitimdeki bu dönüşümün herkesçe eşit biçimde hissedilmediğinin tekrar altını çizmek gerekir. Bu dönüşüm, aynı zamanda Türkiye’de eğitim alanının özelleştirilmesini de bir hayli hızlandırdı. Öyle ki; Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) istatistikleri, kamusal eğitim din üzerine yapılandırılırken özel okullaşmanın nasıl arttığını da göstermektedir. 2015-2016 eğitim-öğretim yılında 1 milyon 174 bin 409 öğrenci özel okullarda eğitim gördü. Bu sayı 2014-2015 eğitim ve öğretim yılında 823 bin 515’ti.

Devlet okulu deyince imam hatip okulu

Yoksul insanların eğitimi için ise devlet kesenin ağzını açmıştı. Örneğin, “Şehit Astsubay Bülent Aydın İmam Hatip Ortaokulu’nda okuyan ve talep eden her öğrenciye MEB’in sağladığı bütçeden 250 TL burs verilecektir” duyurusu okul duvarlarını süslemekteydi. Aynı zamanda kimi imam hatip liseleri önünde, yaz aylarında, okul seçimleri öncesinde bildiriler dağıtılarak bu okulları tercih eden çocukların ileride kolaylıkla polis ve asker olabilecekleri muştulanıyordu. Hedef yoksul çocukları olduğu için, vadedilen bir iş garantisi bir okulu seçmekte çok etkili bir stratejiydi. Gazetelere konu olan bu vaat kimseye absürt gelmedi. Devletin makbul vatandaş tanımının billurlaştığı kamu personelliğinin imam hatiplilere ayrıcalıklı olarak açılabilmesinin hiç şaşırtıcı olmaması, yeni Türkiye’de dini tedrisattan geçmenin birçok başka kapıyı da açabileceğini göstermektedir.

İstatistikler devletin kamusal eğitimin niteliğini nasıl değiştirdiğini net biçimde göstermektedir. Ancak dikkat çeken nokta, AKP’nin bu dönüşümleri yapabilmek için 2010 referandumu sonrasını beklemiş olmasıdır. İktidar, 2012 yılında, İlköğretim ve Eğitim Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile eğitim alanı için keskin bir dönüşümü tetikledi. Bu dönüşümün eğitimin dini eksene çekilmesini hızlandırıcı adımlarından biri, genel -düz olarak da adlandırılan- liselerin kapatılması, başarısız öğrencilerin tek seçeneğinin imam hatip liseleri olarak belirlenmesiydi. Bu dönüşümler ancak referendum sonrası gerçekleşebildi.

Demek ki eğitim alanını düzenleyebilmek, makbul vatandaş tanımını yeniden dizayn edebilmek, yoğun bir politik gücün birikimiyle mümkün olabilmiştir. İsmet Akça’nın altını çizdiği gibi, AKP hegemonyasının 2010 referandumu sonrası sınırlı muhafazakar bir muhteviyata bürünmesi ve politik zaferin tesisi, eğitim alanının hızla dinileştirilebilmesi imkanını doğurmuştu. Eğitim-Sen’in yayınladığı veriler, hem okul hem de öğrenci sayısının 2010 referandumu sonrası yükselen bir  ivme ile arttığını göstermektedir.

İktidar gücüyle eğitimin/tüm toplumun din ekseninde yapılandırılması

Bu okulların artması demek dini bilgi verecek personel sayısının da artması demektir. Yani dini bilgi eğer Bourdieu’nun sermaye biçimlerinden birisi olarak alınırsa, görülecektir ki AKP’nin politikalarıyla başka bir sermaye dönüşme potansiyeli sürekli artmaktadır. O halde AKP, iktidarını sağlama aldığı an, eğitim politikalarında yaptığı değişiklikle dini bilgisi üzerinden geçinebilecek daha çok insana potansiyel iş imkanı yaratmıştır. Zaten MEB’in yıllardır en fazla kadro açtığı branş, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliğidir. Hürriyet Gazetesi’nin internet sayfasında Burhanettin Dönmez’in yayımladığı yazının içindeki grafik, kamusal eğitimin dinileşmesi ile ilahiyat fakültelerindeki artışın eşzamanlılığını göstermektedir:

Sonuç olarak, kamusal eğitimin dinileştirilmesi bilinçli bir politikanın sonucudur. Bu politikanın yürürlülüğe girebilmesi için ise iktidar konumunun sağlamlaştırılması gerekmiştir. İkinci olarak, bu değişiklikler toplumun yoksul kesimi üzerinde etkindir. Kamusal eğitimin dinileştirilmesi demek özel okullara gidemeyen yoksul çocuklarının eğitiminin dinileştirilmesi demektir. Yani hayatının bir sonrasındaki safhasında ücretli emekle geçinecek çocukların kendileriyle kurdukları ilişkiyi din üzerinden kurmalarının sağlanmaya çalışılmasıdır. Üçüncü olarak, kamusal eğitim politikalarının din üzerinden yapılandırılması dini bilginin ekonomik gelir getirme potansiyelini de arttırmaktadır. 2016 yılında üniversite tercihlerinde 285.461 kişi ilahiyat fakültelerini tercih etti. İlahiyat fakülteleri o yıl en çok tercih edilen 4. bölümdü. Yani insanlar, ilahiyat fakültesinde aldıkları eğitim sayesinde –üniversite tercihi Türkiye’de meslek tercihi anlamına gelir- gelir elde edebileceklerini düşünmektedirler.

Böylece, kamusal eğitim politikalarıyla dini norm sisteminin hem toplumda yaygınlaştırılması sağlanır hem de dini bilginin ekonomik değeri arttırılmış olur. Yani, devlet ve toplum ilişkisi devlet alanındaki güç ilişkilerine bağımlıdır. Eğer bu alanda gücü elinde bulunduracak aktörler yoksa büyük değişimler tetiklenemez. Devlet alanında tesis edilmiş güçlü bir iktidar, toplumdaki değerler hiyerarşisine müdahale imkanı bulur. Bu müdahaleyle değerler sermayesi yeniden yapılanır; böylece hangi değerin kıymetli olduğunun belirlenmesi devletin toplumla kurduğu ilişkiyle de değişir.

Marx için özgürlük, bir sınıf özgürse vardır; bireysel değil sınıfsaldır. Eğer bütün insanlar özgürse, özgürlükten bahsedilebilir. Bu sebepten eğitimin özgürleşmesi hepimizin sorunudur.

 

Bir Cevap Yazın