A. Babür Atila – Masal

Çocuğu olanlar için çok bilindik bir uğraştır masal anlatmak. Akşamları yatağa girdiklerinde çocuklara masal anlatmak hayatın belki de en muhteşem anlarındandır.

Ancak zordur her akşama bir hikaye bulmak.

Ben işin kolayını buldum. Yıllardır, hemen her gece doğaçlama, kafadan atma bir masal anlatıyorum. Anlayacağınız uyduruyorum…

Bazen “müthiş oldu bu akşamki masal” diye düşünüp, alkış bekleyen amatör sahne oyuncusu gibi çocuklarımdan “güzeldi değil mi bu akşamki” diye sorarak övgü bekliyorum. “Evet” derlerse, uyumalarını takiben eşimin yanına koşup “bu akşam yine süperdim, diyerek masalı bir de ona özetliyorum, yüzümde heyecan dolu bir tebessümle…

Tabii ki her zaman böyle sonuçlanmıyor. “Uff baba, bu çok fenaydı” diye de eleştiri alabiliyorum. Genellikle de kızımdan. Onun yaşı ağabeyine nazaran daha ufak ve dolayısıyla çok daha şımarık.

Geçenlerde bir akşam, sanırım biraz yorgunluğun da etkisiyle, çok sıradan ve kısa bir masal sallayıverdim henüz beş yaşına ulaşmamış kızıma. Tabii ki eleştiriyi yapıştırdı biter bitmez masal, “bu çok kısa oldu, bir tane daha anlat…” diye. “Bu akşamlık bu kadar…” dedim. “Bitti, kalkıyorum…”

“Gitme baba” dedi, “gitme, bir tane daha anlat…”

“Olmaz, bitti bu akşamlık” dedim.

O dedi ki, “babaaa, hayaller hiç biter mi? Hayallerini anlat baba…”

Haklıydı.

Hayallerim hiç bitmedi. Beni bu hayata en çok bağlayan, mücadele etmem için beni umutlandıran, en sıkıcı anlarda bile üzüntülerimden sıyrılabilme başarısını göstermemde elimden tutan yegane şey hayallerim oldu.

Kendi kendime kaldığım anların hemen tümünde hayallere dalarım. Bazen konuşurum kendi kendimle, bazen sanki mekan değiştirir apayrı bir yerlerde bulurum kendimi.

Evet, yıllar önce bu hayaller yüzünden, bir şekilde solcu oldum.

Bugünün dünyasında hayal gibi görülen hak yememek, yalan söylememek, ezilenden yana olmak kavramlarını doğal olarak benimsedim. Zaten başka türlüsü de aklımın ucundan bile geçmedi. Anamızdan babamızdan gördüğümüz de buydu.

Cennet denilen mekanın ancak bu dünyada inşa edilebileceğine inandım.

Tek kutsalım insan oldu.

Hayallerimizin inşası

Dünyayı, aynı gök kubbenin altındaki her bir birey için yaşanır kılmayı becermenin yolu ideolojiden, siyasetten ve bilimden geçer.

Kimisi bu işi kutsal kitaplara havale etmeyi tercih etse de bu dünya denilen gezegenin kuralları aynıdır. Yaşamın kime ne getireceğini, ne sağlayacağını siyasi tercihler ve onun çevresinde oluşan siyasal iktidar ilişkileri belirler.

Mülkiyet denilen kavramın etrafında şekillenir özetle tüm ilişkiler yumağı.

Kadın erkek ilişkisi de ona dayanır, Anne, baba, çocuk ilişkisi de…

Emek ve sermaye kavramları arasındaki tartışmaların hemen tümünü insan hayatındaki herhangi bir ilişkiyi tanımlamada kullanabilirsin.

Siyaset ise bu tanımlamayı, ete buda dönüştürür.

Bizler için ayakları yer basan, umudu sürekli kılan, insana dokunan, onu ezmeyen, kollayan dünyevi bir tercihin adıdır Sosyal Demokrasi.

Uzlaşının, barışın arayışıdır Sosyal Demokrasi.

Mülkiyet denen melanet konuyu kafa göz yarmadan çözebilir miyizin debelenmesidir Sosyal Demokrasi.

Sosyal Demokrat’ım demek kadar da muğlak bir şey yoktur hani…

Nereden başlar, sınırları nedir, kimdir, neyi savunur,

Kime sorsan bir ayrı tarif eder bu topraklarda;

Bakkal amca der ki, “Evet Ecevit’tir o…”

12 Eylül sonrası köyünden, kasabasından göçen için “ Erdal İnönü’dür o, paşanın oğlu”

Emekli öğretmen kadın içinse sosyal demokrasi “CHP’dir, Ata’nın emaneti…”

Peki ya bizler için nedir Sosyal Demokrasi?

Biz mi kimiz?

Kendini solda tanımlayan partilerde örgütlenen, STK’lar bünyesinde faaliyet gösteren, 1980 öncesinde sosyalist örgütlerde devrim kavgasını güden sonrasında yeni dünya düzeninde liberalizmden özgürlükçü-liberal sol söylemlere doğru sallanıp duran sarkaçta gezinen, 1923 Aydınlanma Devrimimizi tarihin miladı olarak gören, Deniz Gezmiş, Che Guevera, Nazım Hikmet aklına geldiğinde gözleri samimiyetle yaşaran ama konu Hrant’ın soydaşları olduğunda kafası karışan, Kürt adındaki kavme 81 vilayette ayrı bir anlam yükleyen, ama her ne olursa olsun insanı sevenlerden oluşan bir kümeyiz.

Zordur bizim işimiz…

Ben kendi adıma kolay yolunu buldum. Sen nasıl birisin diye sorarlarsa siyasette, verdiğim cevap ne şiş yansın ne de kebap cinsinden;

“Aydınlanma Devrimi’nin yurttaşı, Sosyal Demokrasi’nin yoldaşı”

Dikiş tutmayışımız biraz da bu yüzdendir.

Tüm hastalıkların ilacının parti içi demokraside olduğuna inanan, ancak işine geldiğinde blok listeye parmak kaldıran, kürsüde insan hakları mücadelesinin neferi iken, sıkışık trafikte emniyet şeridine dalmaktan çekinmeyen, en güçlü başkan adayının listesine girmek için yapmadığı kulis kalmayıp adını listede görmeyince sudan çıkmış balığa dönen, küçük kurnazlıklar ile hayatını sürdüren ama yine de özünde temiz kalmayı beceren ya da en azından hayal edenleriz.

Anlayacağınız hayatın kendisiyiz. Hepimiz, bu toprakların ürünü olan bizler biraz da birbirimize benzeriz.

E, peki o zaman Mülkiyet denilen tartışmanın neresindeyiz?

Esasında sol olarak hepimiz aynı yerdeyiz.

Adı Devrim olan bir ütopyanın peşinde koşmaktan fetiş bir zevk alan eylemcileriz.

Her ne kadar hayalinin referansını Marx’tan, Mustafa Kemal’den, Mevlana’dan, Hacı Bektaşi Veli’den alan bir avuç kişi olsak da, hepimiz Eduarda Galeano’nun aşağıda tarif ettiği Ütopya’nın taşı zirveye koymaya çabalayan Sisyphos’larıyız…

“Ütopya ufuk çizgisinde duruyor. Ona iki adım yaklaşsam iki adım ileri gidiyor. Eğer on adım ilerlersem, hemen on adım öne ilerliyor. Ne kadar gidersem gideyim ona erişemiyorum.

Peki, ütopyanın amacı nedir?

Amacı şu: Ütopya bize ilerlememizi sağlar.”

Ütopyası olmayanın, hayal kurmayanın ne bir taşı vardır sırtında ne de o taşı ulaştıracağı bir zirvesi…

*A.Babür ATİLA
SODEV Başkanı
batila@superonline.com

Bir cevap yazın