A. Babür Atila – AVRUPA-LI-LAŞ-TI-R-ABİL-Dİ-K-LERİ-M-İ-Z-DE-N-Mİ-SİN-İZ?

Ciddiyet

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 25-26 Temmuz 2020 tarihinde düzenlediği 37. Kurultay’a, küresel salgın sebebiyle sadece oy kullanma hakkına sahip delegeler ve medya mensupları tarafından katılım sağlanabildi. Bu Kurultay’da, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun okuduğu İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi, içerik itibarıyla herkesin altına imzasını atabileceği dört dörtlük bir metin. Kaleme kimler aldıysa, ellerine sağlık…

Tam da1923’ten 2020’ye yaşananlardan ders çıkartan ve 2023 sonrasını hedefleyen aydınlık bir geleceğe yönelik bir siyasal eylem planı. Detayları tabii ki tartışılabilir, genişletilebilir ancak ana hatlarıyla bu ülkenin aydınlık yüzlü insanlarına hak ettikleri bir umudu, dünyayı ve çok iddialı olsa da hepimizin hava, ekmek, su gibi ihtiyaç duyduğumuz ortak bir ülküyü tasvir ediyor.

Bu hedefe ulaşmanın stratejik yolunu da, 5 ana başlıkta sıraladığı sorunların hemen arkasından “Reform iradesi etrafında toplanmış, geniş bir mutabakata dayanan bir siyasi birlik” olarak tanımlıyor. Yani bugün artık, kimin CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olacağını tartışmak sadece zaman kaybıdır.

Reform için yola çıkan siyasi organizmalar bir şekilde birliktelik kuracaklardır. Bu birlikteliğin nasıl olacağı da 2015, 2017 ve 2019 seçimleri ve referandum oylamalarında kendisini göstermiştir.

Bu birliktelik, parti genel başkanlarının şu adaya oy vereceğiz yönlendirmelerinin uzağında, o partilerin üyeleri ve seçmenlerinin sessiz sesinin dönüşeceği güçlü haykırışta kendisini bulacaktır. Bugünden sonra seçim, aydınlığa özlem duyanların umudu, karanlıklar prenslerinin karabasanıdır.

Bunu buraya not olarak düşelim.

Hayal

Herkes hayal kurar, bazılarımız az, bazılarımız çok… Ben çok kurarım.

Dünyayı Kurtaran Adam tadında hayallerim de vardır, hoşlandığım kadınları nasıl etkileyeceğim üzerine de hayallerim olmuştur. Başbakan olsam sihirli değneğimi nereye dokunduracağımı da şekillendirmişimdir hayallerimde, bir rock şarkıcısı olarak bolca konser de vermişimdir kapalı gözlerimin ardında aydınlanan koskoca sahnelerde…

İş hayatım ile ilgili bir şeyler düşündüğümde veya ailem üzerine gelecek planları yaptığımda da bir ara muhakkak dalar gözlerim, bir an olsun koparım o andan ve mekandan…

Yolculuğum başlar, dışarıdan bakan gözlerin göremeyeceği… Bedenim orada olsa da zaman çok daha öte bir yerlerde akar; zihinsel dünyamın başka bir köşesinde bir şeyleri kurcalar, kurgular durur…

Bazıları buna kaçış dese de ben buna kendi yolculuğum derim. Severim hayali de hayal kuranı da…

Bir zamanların ortak ülküsü

Hayallerimle kurguladığım –ve gerçekleşen- ilk yolculuğuma 1991 yılının Eylül ayında çıktım.

Üniversitenin ikinci sınıfından itibaren, o dönemde milletçe, neredeyse nüfusumuzun yüzde 70’inin ortak ülküsü olan Avrupa Birliği (AB) üyeliği mevzusunun (biraz da o yolda izlenen devlet politikaları sebebiyle) çok etkisinde kalmıştım. Kafaya takmıştım Brüksel’e gitmeyi, o zamanki adıyla Avrupa Topluluğu (AT) üzerine mürekkep yalamayı, sonrasında ülkeme dönüp bürokrasiye girmeyi, siyasette yer edinmeyi, AT’ye girecek olan Türkiye’nin öncü kadroları arasında kendime güzel bir yer edinmeyi vs…

Gittim Brüksel’e ve hayatım değişti. Özel hayatım apayrı yerlere savruldu. Kızım Beliz’e adını verdiğim dostumu orada tanıdım. Umutlarım, beklentilerim ve karşılığında elde ettiklerim, “evdeki hesap çarşıya uymaz” özdeyişini her zamanki gibi haklı çıkarttı.

Şahsıma ait konuları bir yana bırakırsak, memleketime dair esas gerekenin ne olduğunu orada öğrendim. Avrupa’da başlayan Aydınlanma Çağı’nın kazanımlarının toplumsal yaşamda ne anlama geldiğini, nasıl olumlu sonuçlar doğurduğunu bizzat orada gördüm.

AB’nin temel amacı, 1. ve 2. Dünya Savaşları’nı ortaya çıkartan Avrupa kaynaklı nedenlerin ortadan kaldırılmasına yönelik ortak bir iktisat politikasının ve barış ortamını sağlayacak asgari müştereklerde anlaşan siyaset anlayışının oluşturulmasıdır.

Özellikle dış politika konularında, popüler kahve ağzı söylemlerde “beceriksizlikle” suçlanan AB’nin, üye ülkelerin çıkarları söz konusu olduğunda asgari müştereklerde dayanışma içerisinde hareket ettiğine hep şahit olmuşuzdur. Sonuç itibarıyla bunların her biri ayrı devletlerdir; farklı iç dinamiklere sahiptirler. Kendilerinden bir ABD’nin veya Rusya’nın sahip olduğu refleksleri beklemek gereksizdir. Ayrıca öyle olmaması da dünyanın huzuru için belki daha iyidir.

Bahsi geçen Birlik, insan hakları kavramına dünya üzerinde en çok hassasiyet gösteren coğrafya olmanın yanı sıra, adaletli bir gelir bölüşümünün sağlanması yolunda, kapitalist dünya içerisinde, en büyük başarıların kazanıldığı ülkelere de ev sahipliği yapıyor. AB bugün haksızlıklar, sömürü ve işkencelerle dolu dünyanın nefes alınabilecek, umut yeşertilebilecek yegane yeridir.

Birlik içerisinde ekonomi, bir strateji dahilinde plan ve program ile yürütülür. Planlar; eldeki verilerin değişik imkanlarla zenginleştirilerek liyakat düzeninin geçerli olduğu güçlü bürokrasi kadroları tarafından değerlendirildiği, fayda-zarar analizlerinin yapıldığı -ve demokrasi kuralları gereğince- siyasetin karar mekanizmasının onayına sunulduğu bir süreci izler.

Benim imrenerek izlediğim bir örnek olan, “Politique Agricole Commune” yani Ortak Tarım Politikası adı verilen ve Birliğin bütçesinin neredeyse yarısının harcandığı muazzam bir planlamayla; tarımdan, balıkçılıktan, hayvancılıktan gelir elde eden kitlelerin ezilmeden ve göçe mecbur bırakılmadan, Avrupa kalkınmasından ciddi ölçüde pay almaları sağlanmıştır. Bu sayede bölgeler arası eşitsizliklerin önüne geçilebilmiş, dünyanın geride kalan bölgeleri ile kıyaslanmayacak ölçüde bir refahın Avrupa’da sürdürülebilir kılınması sağlanmıştır.

AB sınırları içerisinde, güneyden kuzeye, doğudan batıya yapacağınız araba seyahatinde bu politikanın ne kadar büyük bir güzelliği gözünüzün önüne serdiğine şahit olursunuz. Uçsuz bucaksız yemyeşil ekili tarlalar; besili küçük-büyük baş hayvanların özgürce dolaşarak otladığı meralar: bir heykeltıraşın rötuşladığı sanat eserlerini andıran, gövdesi sağlıklı ağaçları barındıran ormanlar; usul usul akan ve çevresindeki doğanın ayrılmaz bir parçası olarak duran nehirler, ırmaklar, dereler, çaylar ve bütün bunların ortasında sizi masallardan çıkmışçasına karşılayan geniş, temiz, yıllar önce özenle inşa edilmiş köy evleri, daha doğrusu malikaneleri ressamlara ilham kaynağı olacak ölçüde muhteşemdir.

Liberal bataklık

12 Eylül sonrasında ortaokul, lise ve üniversite okuyanların hayatlarına büyük etkisi olan Turgut Özal öncelikle ahlak anlayışını alt üst etmiştir.

Para denilen meta için her yolun mubah gösterildiği; emek, dayanışma, eşitlik kavramlarının 12 Eylül öncesinin şeytan ayetleri olarak ilan edildiği; borsa, döviz ve finansal analizlerin renkli grafikler eşliğinde sunulan yorumlarının “gerçek ekonomi” olarak tanımlandığı bir dönemin kahramanıdır bu şahsiyet.

İktisadi ve beşeri kalkınma adı altında bir bütün olarak; ülkenin sanayiinin, eğitiminin, alt yapısının, sağlığının, biliminin geliştirilmesine yönelik iktisat politikalarının yerlerini büyüme adı altında sayısal ölçüm ve analizlere bıraktığı, “emerging markets-gelişen piyasalar” gibi havalı tabirlerle ücretlilerin ve düşük gelire sahip ahalinin borsa uzmanı kesilmesinin ilerleme olarak sunulduğu bir dünyanın mimarıdır Özal.

Eğitimin paralı olması gerektiğini savunarak, sadece imkanı olanların kaliteli eğitime ulaşabilmesinin yolunu açmış; maddi imkanı bulunmayanların elinden fırsat eşitliğini alarak, bir ölçüde bugünün lümpen, vasıfsız kitlelerinin oluşmasına sebep olmuştur.

Her ne kadar bir süre süksesinden nemalanmış olsa da o dönem Takunyalılar diye adlandırılan arkadaşlarıyla, güzelim DPT’nin (Devlet Planlama Teşkilatı) çanına ot tıkayan da yine kendisidir. 2011 yılında kurumu kapatmak ise günümüzün iktidarına kısmet olmuştur. O da bunu keyifle yapmıştır.

Rahmetli hocam Prof. Dr. Türkel Minibaş’ın, sağlığında bıkıp usanmadan dikkatimizi çekmeye çalıştığı, tarımın bugün geldiği içler açısı noktanın baş mimarı da bu zattır. Bugün, bu ülkede, kamu kaynaklarının acımasızca sömürülüp yağmalanmasının neredeyse bir hak olarak görülmesi fikrinin de ilk temsilcisidir.

Her ne kadar aksak yönleri de olsa, planlı makroekonomik kalkınma programlarına dayalı devlet anlayışı terk edilerek; ülke kaynaklarının ve çıkarlarının siyasi kadrolarca şahsi menfaatleri için fütursuzca kullanılabildiği bataklık düzenin oluşmasını sağlamıştır.

Ve bu bataklık çok verimli çıkmış; sonrasında üzerinde biten etobur bitkiler, 1923 Devrimimizin ürettiği iktisadi, kültürel, beşeri tüm değer ve eserleri, vahşi bir zevkle yok etmekte büyük beceriler sergilemiştir.

Sonuç

CHP’nin İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nin çözüm önerileri 13 ana başlıkta toplanmış. 13 sayısının uğursuzluğunu sonsuza kadar ortadan kaldıracak tatta kaleme alınan vaatler manzumesi, beni hayaller diyarına sürükledi yeniden…

Hele o sekizini madde yok mu, “Güçlü bir Stratejik Planlama Teşkilatı” kurulacaktır diye başlayan… Sonunda üyesi olduğum parti ile hayallerimiz aynı noktada buluştu.

12 Eylül Askeri Darbesi sonrasında terk edilen, liberaller tarafından küçümsenen, kamuoyu oluşturma hususunda yetenekli kanaat önderleri tarafından süslü sahte kavramlarla alaya alınan “toplumsal kalkınma, planlı ekonomi” gibi kavramların yeniden güçlü bir şekilde dile getirilmesi esasında “zamanın ruhu” nu ifade ediyor.

İnsanlık, topluca üzerine giydirilen bu deli gömleğini yırtıp çıkarma kavgasına girmek üzere. Avrupa’da doğan, gelişen Sosyal Demokrasi’nin evrensel değerleri, iktisat anlayışı, kamu düzenine ilişkin saptamaları ve çözümleri dünya için yeniden bir seçenek olacak.

Neoliberal dönemle sert bir hesaplaşmanın yapılması gerekiyor; yok ettiği değerlerimizin, unutturduğu insanlığımızın geri kazanılması şart.

Bataklığın kurutulmasının yolu, uygarlaşma yolunda fabrika ayarlarımıza geri dönmekte yatıyor.

Ne dersiniz?

AVRUPALILAŞTIRABİLDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ?

*A. Babür ATİLA
Eski SODEV Başkanı
batila@superonline.com