3 Soru 3 Cevap: Adnan Serdaroğlu, Alper Taş, Ayşen Uysal

a_serdaroğlu

Grevleri yasaklanan ve son yılların en büyük direnişlerini gerçekleştiren metal işçisi açısından seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Koalisyon tartışmalarında emeğin kırmızı çizgileri nelerdir?

Her şeyden önce işkolumuzda yaşadığımız sürecin kısa bir özetini yapmak gerektiğini, çünkü metal işkolunda yaşananları kamuoyuna aktarmanın büyük bir önem taşıdığını düşünüyorum.

DİSK/Birleşik Metal-İş Sendikası olarak AKP-MESS-Türk Metal şeytan üçgenine karşı yaktığımız çoban ateşleri, başlattığımız direniş ve isyan yurdun dört bir yanında emek düşmanlarının yüreklerini kavuran bir yangına dönüşmüştür. Biz Birleşik Metal-İş olarak, AKP hükümeti, MESS ve Türk Metal işbirliğiyle yasaklanan grevimize rağmen tam 14 işyerinin MESS’ten ayrılmasıyla birlikte iki yıllık sözleşmelere imza attık ve işkolunda diğer iki sendikanın imzaladığı %9.78’lik oranın üzerinde zamlar aldık.

Mücadele ve grevlerimiz sonucunda MESS’ten 14 işyeri istifa etti ve bu işyerlerinin en düşük zam oranı %13 oldu. Üyelerimizin en düşük ücret artışı net 260 TL’nin üstünde gerçekleşti. Grup sözleşmesinin delineceğini 2010’da göstermiştik, şimdi çok daha çarpıcı ve güçlü biçimde bir kez daha gösterdik. MESS kendi ilkelerini çiğnemek zorunda kaldı. İşyerlerine ekstradan dağıttığı 1.000,- TL ile işçilerin isyanını bastırmaya, işbirlikçisi sarı sendikayı kurtarmaya çalıştı.

7 Haziran seçiminin emekçi açısından anlamı

Diğer yandan, kısa bir süre önce, yani 7 Haziran itibariyle gerçekleşen ve bizce 13 yıllık bir dönemin sona erdiğine işaret eden genel seçim sonuçlarının işçi sınıfı ve emekçiler için önemli bir dönüm noktası olmasını diliyoruz.

Yaklaşık 13 yıldır bu ülkeyi yöneten, sermayenin istekleri doğrultusunda metal işçilerinin grevini yasaklama cüreti gösteren ve bizim dışımızda daha birçok grevi de sudan bahanelerle yasaklayan, asgari ücretteki artış taleplerini yağmalama olarak niteleyen, emekliyi hor gören, köylüyü ezen AKP iktidarının bundan sonra kurulacak hükümetler için olumsuz bir örnek olarak unutulmayacağını umut ediyoruz.

7 Haziran seçiminin en önemli sonucu AKP iktidarının geriletilmesidir. Geride bıraktığımız 13 yılda sadece tek parti iktidarına tanık olmakla kalmadık; aynı zamanda yasama, yürütme ve yargı erkinin giderek tek bir elde toplanmasına da şahit olduk. Şimdi oluşan tabloda biz emekçiler açısından çok umut verici bir görüntü ortaya çıkmasa da en azından böylesi bir tehlikenin ortadan kalktığını görmek bile 7 Haziran’ın bir dönüm noktası olarak değerlendirilmesine yeter diye düşünüyoruz.

Bu yazının yazıldığı günlerde hükümet kurulması için resmi görevlendirilme gerçekleşmemiş olduğundan nasıl bir koalisyon yapısıyla karşılaşacağımızı da tam olarak göremiyoruz. Ancak nasıl bir hükümet yapısı ortaya çıkarsa çıksın eskisi gibi olmayacağını görebiliriz. Bunun üstüne eğer sosyal demokrat bir çizgi hükümet ortağı olursa elbette umutlarımız biraz daha artabilir.

Emekçinin ve sendikacının beklentileri

Her şeyden önce özellikle metal sektöründe yaşananlardan sonra sendika seçme özgürlüğü önündeki tüm engellerin kaldırılarak referandum hakkının getirilmesinin şart olduğunu belirtmeliyiz. Aksi halde işveren güdümündeki sarı sendikalara mahkum edilen emekçilerin serbest toplu sözleşme düzeninden yararlanması asla söz konusu olmayacaktır.

Yine mutlak surette yapılması gereken bir diğer konu da, grev hakkının önündeki tüm engellerin kaldırılarak en azından AB ülkeleri seviyesine getirilmesidir. Mutlak surette değişmesi gereken bir diğer başlık ise, birçok süre ve bürokratik prosedürle uzun bir zamana yayılan toplu iş sözleşmesi sürecinin sadeleştirilmesine ilişkin düzenlemelerdir.

Asgari ücretin sefalet ücreti olmaktan çıkartılarak makul bir seviyeye getirilmesi, taşeron çalıştırmaya son verilmesi, emekli yaşının Türkiye gerçekleri göz önüne alınarak yeniden düzenlenmesi, kıdem tazminatından yararlanmanın kolaylaştırılması ve -mevcut haklar aynıyla devam etmek kaydıyla- herkesin yararlanabileceği biçimde düzenlenmesi, kurulacak hükümetten emekçiler adına ilk etapta acilen yerine getirilmesini umut ettiğimiz taleplerdir.

Daha uzun vadede ise işsizliğin azaltılması; yoksulluğun kader olmaktan çıkarılması; tarımın bugünkü sefil halinden kurtarılarak çiftçiliğin yeniden özendirilmesi; eğitimin ileri, demokratik ve çağdaş ülkeler ölçü alınarak yapılandırılması; Ar-Ge çalışmalarına ayrılan payın artırılması; eğitim ve sağlığın gerçekten parasız hale gelmesi için neo-liberal politikaların derhal terk edilmesi gerekmektedir.

Kazanımların kalıcı hale gelmesi için, ülkedeki sosyo-ekonomik kararların emekçilerden yana değişmesi, yasaların işçi lehine düzenlenmesi ve demokratikleşmesi gerektiğini görmek zorundayız.

Sonuç olarak DİSK/Birleşik Metal-İş Sendikası olarak, bu ülkenin aydınlık ve müreffeh bir geleceği olmasını isteyen emekçiler adına, grev ertelemelerinin ve yasaklamalarının olmadığı; grev hakkının önündeki engellerin kalktığı; sendika seçme özgürlüğünün gerçekleştiği; toplu sözleşme yapmak için uzun prosedürlere mahkum edilmediğimiz; işsizliğin ve yoksulluğun sona erdiği; barışın, kardeşliğin hüküm sürdüğü; ifade ve örgütlenme özgürlüğünün çağdaş ülkeler seviyesinde gerçekleştiği bir Türkiye özlemi içinde olduğumuzu belirtmek isteriz.

s-b7332ed9891dabb83460b5eb3c95f3b09aa0962cHaziran Hareketi seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyor? Haziran Hareketi sonuçlar ışığında sandık ve sokak ilişkisini nasıl örgütleyecek?

Seçim, AKP’nin Gezi halk isyanından başlayarak yaşadığı gerilemenin yeni bir aşaması oldu. Erdoğan’ın “başkanlık sistemi” ile ileriye atmak istediği adım kırıldı. Bu anlamda, Erdoğan başta olmak üzere, AKP kaybetti. Ancak seçimde AKP’nin gerilemesi, bir yenilgi ve kendiliğinden AKP’nin sonunu getirecek bir sonuç olarak görülmemeli. Koalisyon tartışmalarında da görülüyor ki, ülkemizin geleceğine ilişkin halen en önemli söz sahibi ve güç “Erdoğan ve AKP” olmaya devam ediyor. Öte yandan, AKP’nin gerilemesi ya da yenilmesi de AKP rejiminin güç kaybettiği anlamına da gelmiyor. Bu bakımdan seçim sonuçları, toplumsal muhalefet için imkanlar ortaya çıkarmakla birlikte, yeni sorumluluk ve görevler de yüklüyor. AKP rejimiyle gerçek bir hesaplaşmanın yaşanmasını sağlayacak güçlü bir halk muhalefetinin yaratılması, Gezi’nin sonrasının getirilmesi, halen en önemli görevimiz olarak önümüzde duruyor. O yüzden seçim sonuçlarının olumluluğu görülmeli, ancak abartılı yaklaşımlardan da uzak durulmalı.

AKP’ye “Hayır” diyen politik çizginin başarısı

Seçim sonuçlarını tayin eden en önemli nokta HDP’nin barajı aşmasıydı. HDP, daha önce AKP’ye giden Kürt oylarını toplayarak, AKP’nin Kürt oylarını büyük ölçüde bloke etti. Öte yandan barajın aşılması ile AKP’nin gerilemesi arasındaki ilişki nedeniyle, AKP’ye “Hayır” diyen milyonlar da HDP lehine stratejik oy kullandı. CHP’nin tabanından bir bölüm ve sosyalistler bu taktik çerçevesinde oy tercihinde bulundu. Bu da, sonucun ortaya çıkmasında önemli bir etken oldu. Bu ortamın oluşmasının nedeni ise, AKP’ye “Hayır” diyen politik bir çizginin, seçim döneminde hem CHP’ye hem de HDP’ye hakim olmasıydı. Bu anlamda kazanan, bu politik çizgi oldu. Bu çizginin gelişmesinde, Gezi direnişi ile birlikte sosyalist, devrimci kesimlerin uzun yıllardır sürdürdüğü mücadelenin de önemli bir etkisi var. Referandum gibi kritik duraklar da dahil, sosyalistler bu ekseni savundu ve geliştirdi. Seçimde, HDP ve CHP’nin bu çizgide buluşması, ilerici ve demokrat kesimler arasındaki dayanışmayı güçlendiren bir iklim yarattı. Bu durum seçim sonrasına ilişkin olarak da önemli ipuçları veriyor. Seçim öncesinde bizim önerimiz, yeni bir Türkiye programı etrafında bu tür bir blokun oluşturulmasıydı. Böyle bir ittifak oluşmadı. Ancak halkın iradesiyle dolaylı olarak bu ittifak sandıkta kuruldu ve sonuçta da başarılı oldu.

“AKP’ye HAYIR” oyları doğru okunmalı

Seçim sonrasına baktığımızda ise, AKP’ye hayır diyen milyonların tercihlerinin çok da doğru okunmadığını görmek mümkün. AKP ile hesaplaşmaya dönük irade beyanının ardından, AKP’nin içinde olduğu bir iktidar seçeneğinin hem CHP hem de HDP açısından tartışmaya değer bulunması dahi önemli bir sorun. Bunun karşısında, o zaman MHP ile bir savaş hükümeti mi kurulsun, türünden bir soru çıkartılıyor. Savaş hükümetini engellemenin yolu, AKP’ye meşruluk kazandıracak bir alan açmak olmamalı. AKP’nin bu yaşadığı gerilemenin dahi ileriye taşınabilmesi, ancak AKP ile hesaplaşma ve AKP rejimini aşma anlayışı ile sürdürülebilir. Yoksa şimdi biraz da sanki moda haline gelmiş gibi, herkesin AKP düzenini restore etmekten söz ettiği bir siyasetle bunu başarmak mümkün olmaz. Böyle bir durum sembolik olarak AKP’yi ve Erdoğan’ı sınırlayabilir, görece iyileşmeler de yapılabilir. Ancak, sonuçta bunlar AKP rejiminin ömrünü uzatmaya hizmet eder. Bundan uzak durulması gerekiyor.

Bu da sadece düzen sınırlarında kalarak başarılamaz. AKP, klasik bir düzen partisi değil. Farklı güç ilişkilerini devreye sokarak ülkeyi yönetiyor. Toplumsal zeminde önemli bir örgütlü güce sahip. O yüzden CHP ve HDP’nin kendisini bu sistemin sınırlarına hapsederek, AKP ile hesaplaşması da mümkün değil. Bu güçler, kendi solunda duran muhalefet dinamiklerini de görerek, onlarla birlikte bir siyasetle AKP rejimine karşı mücadele kararlığı içinde olmalıdır.

HAZİRAN şimdi daha gerekli

Birleşik Haziran Hareketi, bu koşullarda çok önemli bir politik çizgiyi temsil ediyor. Seçimde, ilerici güçler arasındaki dayanışmanın gelişmesi noktasında bir inisiyatif aldı. Ama aynı zamanda muhalefetin tümüyle parlamento düzlemine sıkıştırılmayacak bir seçeneğini de temsil etti. Temsil ettiği siyasetin önemi bugün daha açık biçimde görülüyor. Önümüzdeki dönemde, ne tür bir koalisyon olursa olsun, ülkenin geleceği biçimlenirken halkın doğrudan müdahalesi mümkün olacaksa, bu, HAZİRAN’ın Meclisleriyle birlikte kazandığı kuvvete bağlı olacaktır. İlerici güçler arasındaki dayanışmanın ve birlikte mücadele olanaklarının gelişmesi de, muhalefetin bir bütün olarak sistem dışı bir düzlemde güçlenmesi de böyle bir siyasetle mümkün. Sonuçta, AKP’yi gerileten milyonlar için halen bir kurucu seçenek yok. Demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi, laik, kamucu bir seçeneğe ihtiyaç var. Bunun mücadelesini büyütmeliyiz.

aysen2(2)Seçim sonuçlarının CHP tabanı açsından değerlendirebilir misiniz? Tabanın koalisyon ihtimallerine tepkisi sizce nasıl olur?

AKP-CHP koalisyonu ihtimalinin çok kuvvetlendiği, kapalı kapılar ardında müzakerelerin devam ettiği şu günlerde, bu olasılığın gerçekleşmesi karşısında CHP’nin seçmen tabanının olası tepkilerini şu şekilde değerlendirmek mümkün:

Türkiye, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gezi eylemlerinden beri kullandığı dil ve üslup nedeni ile toplumsal ve politik açıdan kutuplaştı. Bu kutuplaştırma politikaları Gezi eylemleri sırasında olduğu kadar seçim kampanyalarında da etkili oldu. Böyle bir ortamda CHP seçmeni kendisini tamamen AKP’nin (bence AKP seçmeninin değil) karşısında konumlandırdı. AKP’nin iktidardan düşmesi artık CHP seçmeni için bir varoluş meselesi haline geldi. Öyle ki, kendi partisinin AKP ile bir koalisyona girme ihtimalini düşünmedi bile. Bu konuda siyasetçilerin söylemleri de çok etkili oldu. Unutmayalım ki CHP seçim kampanyasını “oy verin gitsinler” çağrısı üzerine kuran bir parti. Oysa koalisyon kurulması “kalsınlar” anlamına gelir. Ayrıca, HDP seçim kampanyasını yürütenler çok iyi bilir ki, kampanya sırasında CHP’ye oy vermiş olan ya da veren seçmenlerin HDP’ye yönelttiği en temel eleştiri “AKP ile anlaşmak, koalisyon kurmak” ihtimali üzerine inşa ediliyordu. Hatta seçmenin bu konuda çok katı olduğunu da söylemek yanlış olmaz.

Şimdi seçim sonuçları yeni bir politik manzara ortaya koydu. Ülke hükümetsiz kalamayacağına göre, bir ya da daha çok partinin koalisyon ortağı olması gerekiyor. CHP yöneticileri, tabandan farklı olarak ve hatta tabana rağmen bu konuda oldukça istekliler. Eğer medya ve parti yöneticileri meseleyi başarılı bir biçimde işlemezse CHP’den kopuşlar söz konusu olabilir, hatta ilk genel seçimlerde CHP ciddi bir oy kaybı yaşayabilir. Bu kopuş en fazla Gezi eylemleri sürecinden etkilenen gençlerden doğru olacaktır ki, zaten bu seçim sonuçları bile bunun ilk yansımalarını vermiş durumda.

 

Bir Cevap Yazın