Behlül Özkan – Pan-İslamcı Hayaller ve Ortadoğu’nun Gerçekleri

behlül özkan

 

 

 

 

[huge_it_share]

1 Aralık 2012’de Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanı olarak, Yiğit Bulut’un ‘Sansürsüz’ isimli televizyon programına konuk oldu. O dönemde yazılarına ‘Emperyal Bir Türkiye İstiyorum’ başlıkları atan Yiğit Bulut’un da yüreklendirmesiyle gerçekten de adına yakışır şekilde sansürsüzce “hayallere kurşun yetişmeyen” (bu tabir 1970’lerde Erbakan için kullanılırdı) programda, söz bir ara Türkiye’nin dünyanın en büyük 10 ülkesi arasına nasıl gireceğine geldi. Davutoğlu, Türkiye’nin teknoloji ve bilgiye yatırım yapması; eğitim, ekonomi gibi alanlarda devrim sayılacak ilerlemeleri gerçekleştirmesi gerektiği gibi konulara değinmeden sözü jeopolitiğe getirdi. İlk 10 için rekabet eden ABD, Çin, Hindistan, Almanya, Brezilya, Rusya, Kanada gibi ülkelerin tamamının kıta ülkesi olduğunu iddia eden Davutoğlu’na göre; Türkiye’nin de, benzer şekilde, bulunduğu kıtaya hakim bir merkez olması gerekliydi. Türkiye ile aynı ‘ölçekte’ olduğunu iddia ettiği Japonya, kıta hakimiyeti kuramadığı için durgunluğa doğru gidiyordu. Karşısında yer alan Yiğit Bulut ise kıta ülkesi olma hayalleriyle mest olmuş bir şekilde Davutoğlu’nun tüm bu sözlerini onaylamaktaydı.

Dış politikada yeni doktrin arayışı

Türkiye dış politikası ve Stratejik Derinlik üzerine yazan gazetecilerin büyük çoğunluğu son döneme kadar Davutoğlu’nun anlattıklarına Yiğit Bulut’a benzer tepkiler verdiler. “Ortadoğu’da düzen kurucu aktör olacağız, küresel güç olarak dünyanın ilk 10 ülkesi arasına gireceğiz” hayallerinin cazibesine kapılanlar, bunun nasıl gerçekleşeceğini sorgulamadı. Davutoğlu’nun Türkiye’nin kıta ülkesi olması ısrarı, onun dış politika vizyonunun ne kadar arkaik olduğunu göstermesi bakımından çarpıcıdır. İkinci Dünya Savaşı öncesi Batı’nın yayılmacı jeopolitik uzmanlarından etkilenen, onların kavramlarını Türkiye’ye uyarlayan Davutoğlu; dünya ekonomisini ve siyasetini etkinlik alanı mücadelesine indirgemekte, kendisinin de Türkiye’yi buradan zaferle çıkaracak strateji ortaya koyduğunu iddia etmektedir.

Davutoğlu’nun, Türkiye’nin kıta hakimiyeti kurması gerektiğinin altını ısrarla çizmesi ve bunu yapamaması halinde kendisiyle aynı ‘ölçekte’ olan Japonya gibi durgunlaşacağı iddiası hiç bir bilimsel temele dayanmaz. Dünyanın üçüncü büyük ülkesi ve teknoloji devi Japonya nasıl Türkiye ile aynı ölçekte yer alır? Kaldı ki Türkiye’nin nüfus olarak 1,5 katı, yüzölçümü olarak yarısı kadar olan Japonya en basit kıyaslamada bile Türkiye ile aynı ölçekte yer almaz. 1945’te tamamen yıkılan Japonya bu gelişmişlik düzeyine kıta hakimiyeti kurarak mı gelmiştir? Ancak ne Davutoğlu, ne de onun hayallerine kapılan gazeteciler bu gibi sorunları ciddiye alır. Aynı vahim sorun Davutoğlu’nun tarihe bakışında da vardır. Onun için Avrupa Birliği, ‘Kutsal Roma Germen tarihi birikimi üzerinde’ yükselmektedir. 1945 sonrası Avrupa’da yaşanan demokratikleşme, sınırların kalkması, tüm özgürlüklerin önünün açılması gibi ilerlemeleri asırlar öncesinin zihniyetine indirgemekten kaçınmaz. Hatta buradan İslam dünyası adına sonuçta çıkartır. Nasıl Avrupa Birliği sınırları kaldırarak Kutsal Roma Germen Birliği’ni yeniden kurmayı başarmışsa, Türkiye de İslam dünyasını kendi liderliğinde birleştirme idealinin peşinden gitmelidir. Davutoğlu’nun tarih anlatısı, İslam dünyasını beş asır yönetmiş; Batı’nın zalimliğine ve adaletsizliğine direnmiş Türkiye toplumuna itibarını iade etmeyi vaat eder.

Davutoğlu, emperyal döneme gönderme yaparak yeniden kurulacak İslam birliğinin Türkiye liderliğinde gerçekleşeceği hayalini İslamcılığın iki önemli ismi Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç’tan miras alır. Necip Fazıl sürekli olarak Tanzimat sonrası gerçekleştirilen modernleşmeyi eleştirerek, Namık Kemal’den Ziya Gökalp’e uzanan ve Cumhuriyet ile devam eden tüm kuşağı “sahte aydınlar” olarak damgalar. Hürriyet, adalet, eşitlik ilkelerini ‘Batı’nın işporta malı mefhumları’ olarak nitelendirir. Benzer rövanşist bir anlayış Davutoğlu’nda da görülür. Tanzimat sonrası aydınları “medeniyet tarihinin şahsiyet krizi geçiren Don Kişotları” olarak tanımlayan Davutoğlu, “Türk siyasi eliti kafasını 1830’larda gömdüğü kumdan çıkarmak zorundadır” der. Davutoğlu’nun düşüncelerinin şekillenmesinde en az Necip Fazıl kadar etkili olan bir diğer isim Sezai Karakoç’tur. Karakoç, İslam ümmetinin birleşmesi gerektiğini ve ulus devletlerden vazgeçilerek tek vatan Dar’ül İslam’da bir İslam devleti kurulmasını ister. Karakoç, Misak-ı Milli sınırlarını Batı’nın dayatması olarak görerek bu sınırlara, Türkiye toplumunu diğer İslam toplumlarından ayırması nedeniyle karşı çıkar. Davutoğlu da benzer şekilde Misak-ı Milli sınırlarının günümüz gerçeklerini yansıtmadığını vurgular. Dışişleri bakanı olması sonrasında ısrarla 1911 ertesinde Osmanlı’nın terk ettiği Ortadoğu topraklarında yaşayan halklarla tekrar buluşacağımızın müjdesini verir. Peki, bu buluşma hangi zeminde olacaktır? Aşiret ve mezheplerin hala çok güçlü olduğu, iç savaşlar içinde ciddi sorunlar yaşayan Ortadoğu halklarıyla Türkiye nasıl birleşecektir? Dahası, bu toplumlar, Davutoğlu’nun hayalini kurduğu üzere, Türkiye’nin liderliğini neden kabul etsinler? Davutoğlu bu sorulara cevap verme gereği bile duymadan, 1918’de Osmanlı’nın yıkılmasıyla açılan parantezin artık kapanmasını gerektiğini söyler ve geçer.

Davutoğlu’nun pan-İslamcı çizgisi

Davutoğlu’nun İslamcı siyasi düşünce içindeki en önemli farklılaşması, pan-İslamcı vizyonunu Batı’nın jeopolitik teorileri üzerine inşa etmesidir. Öyle ki, Tanzimat sonrası modernleşme çabalarını Batı taklitçiliği olarak benimseyen Milli Görüş çizgisini destekleyen bir akademisyen olarak, Stratejik Derinlik’in teorik altyapısını 1945 öncesi Batı’nın emperyal yayılmasını meşrulaştıran Alfred Mahan, Halford Mackinder, Karl Haushofer, Nicholas Spykman gibi teorisyenlere referans vererek kurmaktan çekinmez ve bunda bir çelişki görmez. Tam da bu noktada” pan-düşünceler” ve pan-İslamcılık üzerinde durmak gerekir.

19. yüzyılda pan-Cermenizm ve pan-Slavizmle başlayan “pan-düşünceler”, ulus devletin yetersiz ve zayıf kaldığını iddia ederek emperyal ve yayılmacı zihniyeti benimser. Pan-grubu oluşturan farklı toplumların ayrı devletler kurması halinde ayakta kalamayacağını iddia ederek, bu toplulukları ayıran sınırların yapay olduğunda ısrar ederler. Dolayısıyla yapılması gereken, bu toplulukların birleşmesidir. “Pan-düşüncelerin” hemen tamamının, Batı karşıtlığından yola çıkarak emperyal düşünceyi benimsediğini, bireyin karşısında toplumu, demokrasinin karşısında otoriter yönetimleri öne çıkardığını belirtelim.

Davutoğlu 1918’de açılan parantezi kapatarak restorasyon başlatacağız diyerek, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulma aşamasında kesin dille ret edilmiş pan-İslamcılığı benimser. En son Diyarbakır’da yaptığı konuşmada “Anadolu’nun mayası İslam mayası tevhit mayası” diyen Davutoğlu, “bizler hilalin temsil ettiği İslam’ı temsil etmeye devam edeceğiz. Yeni bir Ortadoğu hedefliyoruz” vurgusuyla pan-İslamcı çizgisini ortaya koyar. Arap isyanlarının başlamasıyla birlikte bu hedefe ulaşmanın ilk adımı olarak Tunus’tan Türkiye’ye uzanan bölgede Müslüman Kardeşler iktidarlarından oluşan bir İhvan kuşağının kurulması amaçlanmıştır. Ancak gelinen noktada, 1918 sonrası Ortadoğu’yu derinden etkilemiş Arap milliyetçiliği, sekülarizm ve ulus-devlet kimliklerini yok sayan Stratejik Derinlik neticesinde İhvan kuşağı projesi 2015 itibariyle çökmüş durumdadır. Müslüman Kardeşler iktidarı Mısır’da darbeyle devrilirken, Tunus’ta Nahda seçimleri kaybetti. Erdoğan ve Davutoğlu’nun Müslüman Kardeşler’in yöneteceği Şam’da Emevi Camii’nde namaz kılma hayalleri de suya düştü. İhvan Kuşağı’ndan geriye bir tek Hamas kaldı. AKP’nin Konya kongresine Hamas lideri Halid Meşal’in çağrılarak konuşma yapması, kitlelerin  “Mücahit Meşal”, “Hamas sana canım feda” sloganları atması, Ortadoğu’nun gerçekleriyle yüzleşmek yerine ideolojik körlükte ısrar edildiğini gösterir.

Pan-İslamcılık Türkiye’nin bağımsızlık savaşı verdiği dönemde meclis kürsüsünden bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1921 yılında ret edilmiştir: “Pan-İslamizmi ben şöyle anlıyorum: Bizim milletimiz ve onu temsil eden hükümetimiz doğal olarak dünya yüzünde var olan bütün dindaşlarımızın mutlu ve refah içinde olmasını isteriz. Dindaşlarımızın çeşitli yerlerde vücuda getirmiş oldukları sosyal heyetin bağımsız olarak yaşamasını isteriz. Bütün İslam insanlığının, İslam dünyasının refah ve mutluluğu kendi refah ve mutluluğumuz gibi değerlidir! Ve bununla çok ilgiliyiz… Fakat Efendiler! Bu toplumun büyük bir imparatorluk, maddi bir imparatorluk halinde bir noktadan yönlendirilmesini ve yönetimini düşünmek istiyorsak bu bir hayaldir! İlme, mantığa, fenne aykırı bir şeydir!”

Bu uzun alıntıyı yapmamın sebebi, ulus-devlet veya Kemalizm güzellemesi yapmak değil. Ulus-devlet paradigmasının, bugün, Kürt sorunundan başlayarak, birçok konuda aşılması gerektiği ortadadır. Ancak bunu yaparken pan-İslamcı hayaller peşinde koşarak 1923 sonrası kazanımları yok etmek yerine, “ilme, mantığa, fenne” uygun hareket ederek elde ettiğimiz kazanımların üzerine daha fazlasını koymak gerekmektedir.

*Yard Doç Behlül Özkan
Marmara Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler,
behlul.ozkan@marmara.edu.tr

Bir cevap yazın